ÖĞRETMEK

Hababam Sınıfı ve Mahmut Hoca

Ben bir şeyler öğreten insanım. Öğretmek ve eğitim benim için son derece hassastır. İlk başta gitar ve müzik öğrettim. Maddi kaygı ile değil, mutluluk duyduğum için. Hala da vakit bulursam öğretiyorum. Sonra etrafımdaki genç iş insanlarına öğretmeye başladım. Bir şekilde iş sahiplerinin çocuklarına bir şeyler öğretir oldum. Sonra zamanla baktım ki o iş sahipleri de bana sorular soruyorlar. Demek ki nasıl bir şevkle anlatıyorsam, “bu çocuğu bir dinlemek lazım” demeye başlamışlar benim için. Sırf bu yüzden beni ne yapar eder birileriyle tanıştırırlardı.

Öğretmek her seferinde öğrenmeyi de getiriyordu. Onlar bana bir soruyorsa ben 5 soruyordum onlara. Sorularım da aynı şevk içindeydi sanırım. Tüm bu iş dünyası ve kişisel gelişim bilgileri birikince öğreten insansanız daha çok anlatmak istiyorsunuz, tabi ardından gelen daha da fazla sorunun yanıtını ararken.

Ne öğretir?

Çok da muhteşem öğretmenlerim oldu. En başta ailem, sonra hayatın kendisi. Pek çoğuna sorsanız öğretmen de değiller. Bazen bir nasihat, bazen anlam veremediğim bir fırça, belki omzumda bir el, bir anlamlı bakış, bir kitap… Ama çok şey öğrettiler bana. Öyleyse dedim ben de bunu geri vermeliyim ve durmadan öğrettim ihtiyacı olanlara, gelişmek isteyenlere. Şimdilerde bunu meslek edindim. Muhteşem öğrencilerim var.

Sırasında bir orman, sırasında dağ başı. Öğrenmenin, bilginin var olduğu her yer okuldur.

Öğretmek durmadan bilgi akıtmak değildir.

İnsan hayatının önemli bir kısmına öğretmeyi koyunca bir başka bakıyor eğitim konusuna. Mesela en sevmediğim şey verimsiz eğitim. Birilerini bir yerlerde toplayıp onların zamanlarını boşa harcamıyorlar mı? Gerçekten üzülüyorum. Hele ki genç beyinler. O an yanlış öğrenirse geri dönüşü olmayacak.

Öğretmek demek sürekli anlatmak demek değildir. Nedir öğretmek peki? En başta içindeki o ateşi körüklemektir. Öldürmemektir, sönmesine müsade etmemektir. Öğretmek zorla olmaz. Herkesin bir öğrenme şekli var. Ayrıca herkesin illa öğrenmek istediği, merak ettiği bir şey var. Hatta çok ilgisiz olduğunu düşündüğünüz, başarısız olduğunu sandığınız o alanda. Doğru bakmayı bilirseniz ne olduğunu görürsünüz. Kişiye öğrenmek istemediğini zorlamanın bir sınırı var. Eğer o ateşi körüklemek yerine buz üzerinde ateş yakmaya çalışıyorsanız yanlış bir iş yapıyorsunuz. Bakın bakalım, bir yerde bir kayalık vardır. Ya da kim bilir, önce o buzu kırmanız gerekiyordur. Kimi zaman bir öğretmen olarak tek vazifem o ateşin yanmasını sağlamak oluyor. Bu, zaman alıcı bir süreçse baştan söylüyorum. Siz pes ettiğinizde biter bu iş zira önce ateşi yakacak uygun ortamı sağlamamız gerekiyor. “Ateş buzun üzerinde yakılmaz.”

İnanın şartlar olgunlaştığında öğretmek zamanımı ve enerjimi almıyor. Öğrenmeye aç kişiye beni bayıltana kadar öğretebilirim. Asıl olay ya öğretmek istediğimi gerçekten öğrenmek isteyecek doğru kişiyi bulmak ya da öğrenmek istemiyor gibi görünenin aslında ne öğrenmek istediğini anlayabilmek. Yaptığım işin sırrı belki de burada. Bundan ötesi kendimi ne kadar yetiştirmiş, ne kadar donatmış olduğumla orantılı.

Bazen bir genç çıkıyor karşıma. Büyükleri diyor ki bizim çocuk iş hayatına ilgi duymuyor. İnanın iş hayatına ilgi duymayan insana hayatımda rastlamadım. Soruyorum, peki neye ilgi duyuyor diye. Filan yapmaktan hoşlanıyor. Bütün derdi bu. Diyorum çocuğunuz iş hayatına son derece ilgi duyuyor ama o işe değil, bu işe ilgi duyuyor. Ayrıca çok net ki bu konuda biraz desteklerseniz sizin o işte başarılı olduğunuzdan daha fazla bu işte başarılı olacak. Sonra bazen bakıyorum o konu daha önce benim ilgi duymadığım bir alanda belki. Tamam diyorum kendi kendime, yeni bir şey daha öğrenmek üzeresin, hem de karşındaki bu insana bir şeyler öğreterek.

Yani söylemek istediğim o ki, öğrenmek ve öğretmenin temelini çok iyi bilmek gerek. Öğretmek demek birilerini bir odada toplayıp aklınızdakini durmadan karşınızdakine akıtmak değil. Bu işi doğru yapabilirseniz nasıl tarifsiz bir keyif insanların geliştiğini görmek, anlatamam.

Eski Yıl Gidiyor

Yeni yıl geliyor demek istiyorum ama öncelikle eski yılın gitmesini istiyorum. Sizler gibi bende çok sıkıldım ve bunaldım. Hepimiz bunaldık. Hepimiz sıkıldık. Bunun farkındayım. Öncelikle pandemi hepimizden sevdiklerimizi kopardı, etrafımızda ki insanların tek tek yenik düştüğüne şahit olduk. Bilmiyorum… Birtakım teoriler var doğru mudur, değil midir ? Buna girmenin anlamı yok ama gördüğüm bir şey var onu söylüyorum.

İkinci olarak 2020 pek hoş olmadı açıkçası hem kişisel olarak hem de şirketler olarak çok yorulduk ve zorlandık. Şirketlerin bir bir kapandıklarını gördüm. İnsanların gerçekten ekonomik olarak çok acılar çektiğini gördüm, açıkçası olmasını istemezdim. Olmaması için yeni yıldan temennilerimiz kısa vadede bizi yönetenlere düşüyor o yüzden de siyaset ve politika benim alanım olmadığı için bir şey söylemek istemiyorum. Ama orta ve uzun vade de eğitim şart ve gerçekten çok önemli. Lütfen eğitime önem verelim, pırıl pırıl çocuklar yetiştirelim. Bu, en pahalı okullarda okutmanız demek değil, onlara sevgi vermeniz demek onları sevgi ile büyütmeniz demek. Örneğin, hayatımda benim de ekonomik olarak çok zorlandığım günler oldu. Hiçbir zaman bunların yükünü çocuklarımın omuzuna bırakmadım onlara hayatın ne olduğunu, gerçeklerin ne olduğunu anlattım. Siz de bunu yapın. Çocuklarınıza o sevgiyi verin. Dünyayı tanıtın anlatın ne olduğunu bilsinler. Eğitimin öneminden herhalde bahsetmeme gerek yok.

İşte önümüzde gelecek olan aylar da yıllar da, uzun ömürleriniz de benim size temennim bu. İnşallah daha mutlu yarınlarınız olsun.

Zaman Yönetimi Kimin Sorunu?

Size şu zaman yönetimi konusunda bir şey söyleyeyim mi? Zaman yönetimi sadece çalışanlarınızın meselesi, mesuliyeti değil. Zaman yönetimi aynı zamanda sistemin de şirketin de ve o insanların başındaki amirin de mesuliyeti. Bazen fark ediyorum bir insana, bir buçuk insanı gerektirecek işi yüklüyorsunuz, sonra da çalışanlarınızın performanslarından verim alamadığınızda, verdiğiniz işler zamanında neticelendirilemediğinde o insanlara “senin zaman yönetimin problemli” diyorsunuz.

Emin misiniz o insana verdiğiniz o işin gerçekten bir insan ile yapılabileceğine? Öncelikle bundan emin olmak amirler (patronlar) olarak çalışanlarınızdan önce sizin mesuliyetiniz. Zaman yönetiminin ne olduğu, nasıl ele alınması gerektiği konusunda en başta şirketin içerisindeki o şirketin yönetim sistemini kuranların, o şirketin orta ve üst düzey yönetiminin eğitim alması gerekiyor.

Bir insan bir zamanda bir iş yapar ve %100 performans ile çalışırsa o işi yapabilir. Ne yazık ki insan doğası gereği 100 birim zamanı var ise o hafta içerisinde 100 birim zamanın 100‘ünde de çalışmasını bekleyemezsiniz. Eğer sağlıklı ölçebiliyorsanız , yaptığı işe göre %80 veya %85 performans göstermesi beklenebilir, bu daha doğal ve mantıklıdır. Bunun yerine 100 birimlik zamanda 150 birimlik iş yüklerseniz mümkünatı yok zaman tutmaz, yönetilemez. Ayrıca hepsinden öte sağlıklı ölçebilmek de önemlidir. Basit işlerde birim zamanda ne yapıldığını ölçmek kolaydır. Mesela nadir de olsa mavi yaka çalışanlara uygulanan bir yöntem var. Hala yapanlar kalmış mı diyeceksiniz, emin olun var. Çalışanın başına geçip kronometre ile zaman tutmak. Bu, size gerçekçi geliyor mu? O kişinin gerçekte normal zamanda çalıştığı gibi çalışmasını bekliyor musunuz?

Peki Ya Satış?

Peki satışta zaman yönetimini nasıl ölçebilirsiniz? Sabahtan akşama kadar harıl harıl bir işler ile uğraşıyor olması zaman yönetiminin verimli olduğu anlamına mı gelir? Tabi ki gelmez. Bu durum basit zaman yönetimi mantığı ile yönetilecek bir şey değil. Orada satışçının zamanını verimli yönetip yönetmediğine değil, istediğiniz işi hakkıyla yerine getirip getirmediğine odaklanmanız gerekir. Sonra da bırakın kendinden beklenilen sonucu üretmek için kendisi çaba sarf edin. Sizin de bu noktada vazifeniz yol göstermek, öğretmek ve gerçek bir lider gibi koçluk yapmak.

Benim genelde gördüğüm problem bu. Yapılacak işler üzerindeki gereksiz angaryaları atın. En sevmediğim şey insanlara gereksiz yere iş yüklemek. Çok güzel bir örnek var, sıkça yaşanan. Müşteriniz size telefon açar der ki ‘’işimiz çok acil, acilen yapılması gerek’’ siz de işi acilen çarçabuk bitirir yetiştirirsiniz. Sonra müşterinizden bir cevap gelir: “dur bir dakika, tamam halledeceğiz onu.” E hani acildi? Eğer işleri böyle yürütüyorsanız, çalışanlarınızdan zaman yönetimi beklemeyin. Önce siz zamanın ne olduğunu iyi kavrayın.

İşte bu yüzden zaman yönetimi için öncelikle işleri yöneticilerin masaya yatırmaları ve süreçleri, sistemi düzenlemeleri lazım.

Kimse Beni Anlamıyor

Anlattıklarım neden yerini bulmuyor? Halbuki sürekli konuşuyorum.

Anlaşılamamak, zannediyorum ki insan oğlunun en büyük serzenişlerinden biri. Beni anlamıyorlar. Anlaşılamıyorum. Dinlemiyorlar beni. Büyük sanatçılar hayatlarında anlaşılamadan ölüyor; öldükten sonra anlaşılıyor kıymetleri. Herkes anlaşılmak ister. Düşünsenize etrafınızda ki herkes sizi anlayabiliyor, çalıştığınız insanlar, aileniz, sizi hepsi anlayabiliyor. Herkesin sizi anlayabildiğini düşünün; şöyle diyorlar “Aa anladım seni hakikaten. Evet sen şunu demek istiyorsun.” Herkes böyle düşünse hayat sizin için ne kadar farklı olurdu? Bir an için düşünün.

Buna erişmek için ne olması gerekiyor? Herkesin sizi anlaması için… İşte o “herkes” içinde sizde varsınız. O zaman siz de diğer insanları anlamalısınız. Bunu mümkün kılmak için herkesi anlamaya çalıştığınızı düşünün. Ne var ki asıl istediğiniz anlaşılmak; başka kimse birbirini anlamasın önemli değil sadece beni anlasınlar. Peki ya anlatmak istediğiniz şey karşı tarafın işine gelmiyorsa? Hadi gerçekten anlattınız kendinizi diyelim. Ya “Anladın ama bana uymuyor.” derse inanlar? O zaman anlaşılıyor olmanızın kıymeti nedir? Dünya anlaşılamamak üzerine dönüyor. Yani insanlar birbirlerini anlamıyorlar, anlamak istemiyorlar. Daha doğrusu öyle bir niyetleri de dertleri de yok. Ve kararlar hep bunun üzerine veriliyor.

Mesela bir amir çalışanlarına bir şeyler söylüyor; onlar bunu yarım yamalak anlıyorlar. Ne anlıyorlarsa onu yapıyorlar. Onlar da anladıkları kadarıyla bir sonuç üretiyorlar, yarım yamalak bir şeyler ortaya koyuyorlar ve tüm iş anlaşılamamak üzerinden gidiyor. Yani anlattığımız için değil, anlaşılamadığımız için. O yüzden insanlar için ne anlattığımızın hiçbir önemi yok. Anlattıklarımızın arasından insanların anladığı şeyler önemli. Biz hep bir şeyler anlatıyoruz ama insanlar ne anlıyorsa o. Bizim anlattığımızın hiçbir önemi yok. Ne anlatırsam anlatayım karşı taraf ilgili ya da ilgisiz bir şeyler anlıyor.

Peki tam olarak nasıl anlaşılırız? Nasıl doğru anlar insanlar bizi? Bilerek. Bilirlerse anlarlar. Anlatmak istediğimizi gerçekten kavrarlarsa anlarlar. Yani 2+2’nin 4 ettiğini bilmeyen birine, 23+38’i anlatamazsınız, zordur bu. İlk baştan bir şeyleri anlamış olması lazım bizi anlamadan önce. Yani anlattığımız her ne ise onun ön şartları, kabulleri vardır. Peki siz karşı tarafın ne kadar bildiğini biliyor musunuz? Bilmiyorsunuz değil mi? Demek ki o zaman siz karşı tarafı anlamıyorsunuz. Önce karşı tarafı anlamamız lazım. Öncelikle karşı taraf ne istiyor, anlatmak istediğiniz şeye nasıl bakar? Görüşleri neler? Dünya görüşü ne? Önce siz onu anlamalısınız. Siz anladığınız zaman belki de karşı tarafa o konuyu anlatıp anlatmamak gerektiğini bile anlayacaksınız.

Mesela bir çalışanınızdan bir işi yapıp bitirmesini istiyorsunuz. Sürekli anlatıyorsunuz ve o sizi anlamıyor. Belki özel hayatında bir problem var, size hatta kimseye anlatamadığı. Siz bunu bilseniz belki o problemini düzeltebilir ve onun kafasının rahatlamasını, sizi daha iyi dinleyip anlamasını sağlayabilirsiniz. Bu aile ilişkilerinde de, arkadaşlık ilişkilerinde de, iş ilişkilerinde de böyledir. Eğer siz önce karşı tarafı anlamaz iseniz aklından geçenleri bilmez onun derdini göremeye çalışmazsanız, kendinizi anlatmaya çalışmanızın hiçbir manası yok. O yüzden Stephen Covey‘in dediği gibi “anlaşılmayı beklemeden önce karşı tarafı anlayalım.”

Napolyon’un Asaleti

Napolyon’un komutanları, üst düzey devlet adamları bir masada toplanıyorlar. Soyluluğun ve asaletin kendilerine nereden geldiğini anlatıyorlar.

Bir tanesi kalkıp diyor ki “Bizde asalet dedem Ferdinand’dan başlar.”
Sonra öbürü kalkıyor “Bizde soyluluk büyük büyükbabamdan başlar.”

Sırayla hepsi kalkıp anlatıyorlar. Sıra Napolyon’a geliyor ve şu cevabı veriyor.
“Bizde asalet benden başlar.”

Sizde asalet nereden başlıyor?

Beyin Yıkama

1950’lerde Kore Savaşı bitince Çin’in Amerikalı esirleri ülkelerine göndermesiyle Amerikalılar çok tuhaf bir şeyler olduğunu fark ediyorlar. Esir tutulan askerler esaret sırasında komünizme karşı anlamlandırılamayan bir ilgi duymaya başlamışlar. Amerikalılar buna çok şaşırıyorlar. Takdir edersiniz ki Amerika komünizme son derece karşı, hele ki soğuk savaşın o en çetin yıllarında.

Edward Hunter isimli bir gazeteciyi, ki aynı zamanda bir Cia ajanı, görevlendiriyor. Amerikalılar’ın esaret altında tutulmalarına rağmen neden komünizme bırakın düşmanlık beslemeyi, tam tersine sempati beslediklerini öğrenmek istiyorlar. Çok ilginç bir hikayeyle karşılaşıyor. Esir kamplarındaki askerlerin esaretlerini sıradışı bir şekilde geçirdiklerini öğreniyorlar. Bütün o süre boyunca Çinli askerler arasında çeşitli münazaralar düzenleniyor. Bir masaya karşılıklı gruplar halinde oturtularak tartıştırılıyorlar. Bu münazaraların konusu da komünizm mi, kapitalizm mi daha iyi ya da Çin mi, Amerika mı.

Tahmin edersiniz ki ekseriyetle komünizim galip geliyor. Tabi gerçekçi olması için bazen karşı görüşün de kazanmasına izin veriyorlar. Karşılığında bu esirlere bir esir için kıymetli sayılacak ödüller veriyorlar, bir sigara ya da özel bir yemek gibi. Bu münazaralar hafta, sürekli yapılıyor arka arkaya. Doğal olarak Amerikalılar da ödülleri kazanmak istiyorlar ki esaret biraz daha rahat geçsin. Zaman içinde kazanmak istedikleri için, gönülden komünizmi savunmaya başlıyorlar. Neticede görülüyor ki Amerikalılar komünizme karşı bir sempati duymaya başlıyorlar, beklendiği gibi karşı tarafa düşmanca hisler beslemiyor. Edward Hunter bu konuları derliyor, raporluyor ve bunu ‘’brain washing’’ yani beyin yıkama olarak adlandırıyor. İşte beyin yıkamanın tarihçesi bu şekilde başlıyor. Tabi ki kelimenin ilk kullanılmasından önce beyin yıkamanın tarihte öncesi de var, Nazi’lerin yaptığı bir takım deneyler vesaire. Sadece savaşta da değil barış zamanında da birçok örneklerini görüyoruz.

Bir insanın beynini yıkamak istiyorsanız o insanı zorlamazsınız, o işi tatlı dille anlatırsınız, sürekli tekrar edersiniz ve kişinin kendisinin o işi benimsemesini sağlarsınız. Beyni yıkanan kişi de bir zaman sonra söz konusu fikrin neferi olup çıkar.

Beyin Yıkama Tekniklerine Müsade Etmeyin

Bir insanın beynini yıkamanın hiç savunulacak bir tarafı yoktur. Beyninizin yıkanmasına müsaade etmeyin. Peki, buna müsaade etmemenin yolu nedir? Bunun yolu bol bol okumak, araştırmak, farklı görüşten insanlarla konuşmak, her görüşü dinlemek ve tartışmaktır. Hatta sizin görüşünüze karşı görüşten insanları dinleyin, o insanları gerçekten anlamak için dinleyin. Yargılamak için değil, öğrenmek için sorun. O insanların okuyarak o kanıya vardıkları kaynakları siz de okuyun. Kendi kaynaklarınızdan edindiğiniz bilgileriniz ile karşılaştırın o görüşleri.

Maalesef ki insanların çoğu zaman kendi görüşlerini bile okumadıklarını, derinden bilmediklerini fakat mikrofon uzatıldığında çok fikirleri olduğunu görüyorum. En temel konularda bile çok zayıflar insanlar. Kulaktan dolma, bir iki sağdan soldan duyma bilgi ile her şeyi bildiklerini sanıyorlar. Sonra bir başkası başka bir görüşü savunduğu zaman ateşli bir şekilde karşı gelmeye çalışıyorlar. Açın dünyanızı. Okuyun, gezin, görün, sorun ve öğrenin. İnsanların artık bir daha sizin beyninizi yıkamalarına müsaade etmeyin. Kendinizi doğru ve doğrulanmış bilgiyle doldurursanız, beyninizi kolay kolay yıkayamazlar.

Girişimci Adayının Rehberi

Kirpi Tilki Karşısında

İş hayatında yaklaşık bir 15 sene geçirdiğinizi farz edin. Üniversiteden mezun olmuşsunuz. Artık tecrübelisiniz. Yani tecübesiz değilsiniz artık. Güzel yerlerde çalışmışsınız ve artık kendi işimi yapma vakti yavaş yavaş geldi diyorsunuz. Yani artık girişimciliğe adım atmayı planlıyorsunuz. İşte o anda girişimci olarak bir rehbere ihtiyacınız var gibi duruyor.

Deli Sorular

Bu noktada ne yapmak gerekiyor peki. Ben ne biliyorum ki ne vereyim? Nasıl para kazanayım? Aklınızda çeşitli sorular var. İyi haber, her şeyi bilmek zorunda değilsiniz. Her şeyden anlayıp muhteşem ve kusursuz olmak zorunda değilsiniz. Tek yapmanız gereken şey bir şeyden çok iyi anlamak. Bu bir mal veya hizmet olabilir. Üretiminden, üretmeyecekseniz tedariğinden (belki ithalat) ve satışından çok iyi anlamanız gerekiyor.

Tabi ki bunun yanındaki başka bir takım faktörlerden de biraz anlamalısınız. Belki zaman içerisinde markalaşmayı düşüneceksiniz. (Kim bilir, belki kazandığınız para için bir para sayma makinesi almanız gerekecek.) İşte bu gibi düşüncelere daha sonra girersiniz. Öncelikle bir işten çok iyi anlamanız gerekiyor. Bakın dünyanın en büyük yatırımcılarına. Onların girişimci olarak rehberleri ne ile dolu sizce? Örneğin Warren Buffet , her bir iş dalına girmez ve önüne gelen her işe atlamaz. Zaten bir prensibi vardır ki daha önce size anlatmıştım prensibini lütfen bir dönün bakın eski içeriklerime. Warren Buffet diyor ki “Ben her iş dalına girmiyorum, ben anlayabildiğim bir işe giriyorum.” Yani dünyanın en büyük yatırımcısı dahi her şeyden çok iyi anlak zorunda değilim diyorsa siz de her şeyden anlamak zorunda değilsiniz. Ne var ki bir şeyin hem üretiminden, satışından ve piyasasından çok iyi anlamalısınız.

Hayattan Bir Örnek

Girişimci adaylarına rehber olması açısından hayattan gerçek bir hikaye vermek istiyorum. Benim yiyecek-içecek sektöründe bir müşterim var. Beyefendi güzel noktalara gelmiş. İstanbul’un, hatta Türkiye’nin en iyilerindendir. İş hayatının ilk zamanlarında şu anda yaptığı işin sektöründe kurumsal bir firmada çalışıyormuş. Oradan bir şeyler öğrenmiş. Daha sonra bu endüstride şöyle bir açık var ve ben bu açığı değerlendirmeliyim diye düşünüp bir arkadaşıyla beraber bir işe girmiş. İlk başta al-sat yaparak çalışmışlar. Bir zaman sonra büyümüş ve ilerleyip gitmişler. Ne kadar sade bir hikaye değil mi? Bakın, hep girişimciliği ya da iş kurmayı çok detaylı bir süreç ve çok engin bilgi gerektiren bir olay olarak alırız. Bu anlattığım hikaye gibi yüzlerce örnek biliyorum. Emin olun gördüğünüz pek çok girift organizasyonun arkasında bu kadar basit bir hikaye var.

Her şeyden anlamak zorunda değilsiniz. Jim Collins’in İyiden Mükemmel Şirkete (Good to Great) adlı kitabını bilmeyeniniz yoktur sanıyorum. Bilmiyorsanız da okuyun lütfen. Kitapta şöyle söylüyor: Tilki envai çeşit numaralar bilir. Düşmanını alt etmek için bir sürü numara uygular. Ama kirpi sadece bir şey bilir. Top şekline bürünür ve dikenlerini çıkarır. Bu bildiği tek numara tilkiyi kirpiden korur.

Yani bir şey bilmeniz gerekiyor her şeyi bilmeniz gerekmiyor. Tabi ki o bildiğiniz şeyin hem satışını hem de üretimini ya da satın alma kısmını bilmelisiniz. Hangi malın nereden alındığını, mal ya da hizmetin nasıl işlendiğini, onun nasıl piyasaya sunulduğunu en minimal şartlarda bilmelisiniz; bu bir. İkincisi ben bu ürünü ya da hizmeti kime, nasıl satarım ve sattığım zaman arkası gelir mi, böyle bir piyasa var mı diye düşünmelisiniz. Bir insana bir malı bir defa satmak o işin olduğu ve satabildiğiniz anlamına gelmiyor. Ondan sonra ben bu işi tekrar başkalarına da satabilir miyim diye de düşünmeniz gerekiyor.

Hatta size bir şey söyleyeyim. Yaptığınız işi başkaları da yapıyor olabilir ama emin olun her iş insanı o aynı işi dahi farklı yapar. Hiç bir iki rakip tam olarak birbirleri ile birebir aynı şekilde çalışmaz. Aralarında çok ufak farklar vardır. İşte bu çok ufak farklar onların her ikisinin de başarılı olmalarını sağlar.

Duvardaki yarığı bulmanız gerekiyor.

Başarı Duvardaki Yarıktan Geçiyor

Ben genelde bunu bir duvar örneği ile anlatırım. Düşünün ki önünüzde aşmanız gereken bir duvar var. Duvarın arkasına geçmeniz gerekiyor. Duvarda birtakım delikler var. Mesela deliklerden biri “arama motoru”. O kocaman delikten geçeyim dediniz ama bir şey zaten tıkamış o duvarı. Google yazıyor o deliğin üstünde. Onun yanında Bing ve Yandex var. Ya da “sosyal medya” diye bir delik var. O sosyal medya deliğinde de geçmenizi engelleyen başka şirketler var. Geçebileceğiniz deliklerin hepsi tıkalı. Fakat bir bakıyorsunuz duvarın içerisinde, incecik kılcal damarlar gibi yarıklar var. O aradan şu anda geçemezsiniz ama kazımaya başlayabilirsiniz. Kazıdıkça elinize gelir ve genişler o damarlar. Zamanla birer deliğe dönüşür. İşte o kazımaya başladığınız incecik yarık, sizin bildiğiniz iştir. O işi sadece siz biliyorsunuz. Daha doğrusu sizin bildiğiniz şekli ile sadece siz yapabilirsiniz. Belki aynı işi yapanlar var ama sizin yapacağınız gibi yapmıyorlar.

Mesela sosyal medya denilince ilk ICQ’yu bildik. Bazılarınız belki hatırlayacaktır. Sonra Facebook çıktı, daha sonra da Twitter. Hepsi sosyal medya platformları ama farklı çalışıyorlar, değil mi? Mesela Twitter sadece bir şey yaparak başladı, 140 karakter kullanarak bir şeyler yazmak. Siz de işiniz için her şeyi bilmek zorunda değilsiniz ama bir şeyi çok iyi bilmek zorundasınız. Eğer o bir şeyi çok iyi biliyorsanız o şeyin içinden geçer gidersiniz. Artık bir girişimci adayı olarak rehberinizin belki de ilk sayfasında ne yazdığını biliyorsunuz.

Bu konu ilginizi çekiyorsa bir girişimcide bulunması gereken özelliklerden bahsettiğim yazımı da okumanızı tavsiye ederim.

Aile Şirketleri için Veliaht Eğitimi (İş’te Hayat Makale)

Türkiye’de aile şirketleri son yıllarda devamlılığın önemini benim çocukluğumda gördüğümden çok daha önemser oldu. Bunu çalıştığım firmaların ötesinde, bir Veliaht Koçu ile çalışmaya şimdilik başlamayı düşünmeyen firmalarda dahi görüyorum. Belki öncelik sıralamalarında sonraki nesilleri iş hayatına, daha doğrusu şirketlerin üst düzeylerine hazırlama üst sıralarda değil, fakat bunun önemine varmış olduklarını söyleyebilirim.

Benim iş hayatımın ilk yıllarında bizim şirketimiz kurumsallaşma adına Adana’nın nispeten önde gelen şirketlerinden olduğundan bazı genç ve daha küçük firmaların patronları, çocuklarını bizimkisi gibi firmalara gönderirlerdi. Bizim fabrikamızda benim yakınımda olan gençlerin aileleri genelde benim büyüklerimin tanıdıkları ya da mal/hizmet aldığımız firmalar veya müşterilerimizdi. “Orhan bizim çocuk okuldan geldi. Senin oraya bir iki sene gelsin de biraz iş öğrensin.” derlerdi. Ben yapım gereği bu gençleri sahiplenir, onların elinden tutardım. Ne biliyorsam aktarmaktan büyük zevk alırdım. Şimdi düşünüyorum da bunlar gerçekten az çok vizyon sahibi insanlarmış.

Şimdilerde ise bu iş başlı başına bir meslek ve aile şirketlerinin devamlılığı için önemli bir hizmet haline geldi. Bu aileleri ve bu gençlerin ebeveynlerini bu noktada bir iki konuda bilgilendirmek isterim. Çok net ve sade olarak aile şirketlerindeki gençlerin iş hayatında üst makamlara hazırlanması olayına iki evreden bakmak istiyorum. Gencin iş hayatına atılmasının öncesi ve sonrası.

İlk olarak bırakın o gencin aile işinin başına geçmesini, dışarıda bambaşka bir iş yapacaksa dahi, öncelikle iyi bir eğitim alması gerekiyor. Burada eğitim demek yurtdışında pahalı bir üniversite eğitimi demek değil. Bunun bir artısı yok mudur? Vardır elbet ama hem şart değil hem de tek ve en iyi yöntem bu değil. Buradaki asıl eğitim anne ve babanın bu çocuğa aile içinde vereceği eğitimdir. Aileler, genellikle de patron olan babalarda görüyoruz bu eğilimi; işlerin yoğun olmasını bahane ederek çocuklarının neredeyse tüm yükünü tek başına annelere bırakıyorlar. Şunu unutmamak gerekir ki insan gördüğünü taklit ederek öğrenir. Hayatının ilk yıllarında kendilerine güzel huyları ve alışkanlıkları ile hem anneyi hem de babayı dengeli biçimde örnek alacaklardır. Beraber geçirilecek akşamlar, hafta sonları, yaz tatilleri, bayramlar, etkinlikler çocuğa çok şey öğretecektir. Bu zamanlarda çocukların ilk yıllarında öğrenmeleri gereken küçük bilgileri kulaklarına fısıldayacak olan kişi anne/baba olmalıdır.

Bunun yanında gençliğe adım atarken bu geleceğin patronlarına hem sanat hem de spor içerisinden güzel hobiler, alışkanlıklar edindirmek gerekir. Neticede sağlam kafa sağlam vücutta bulunur. Eski Yunanistan’da Gymnasium denen alanlarda spor ve felsefenin birlikte yapılıyor olması bize bu insanların beden kadar da akıl sağlığına verdikleri önemi göstermektedir. Öyle ki, o zamanlarda bedenin veya aklın birinden yoksun olarak tek başına geliştirilmeye çalışılması büyük eksiklik sayılırdı.

Bu dönemlerde çocukların başka bir takım kültürel faaliyetlerinin ve o yaşlara göre girecekleri arkadaş ağlarının ve çeşitli başka toplulukların (network) ailenin tam kontrolünde değilse bile gözetiminde olması kişisel gelişim açısından çok önemlidir. Bütün bunlarla beraber çocuğun yanında yetiştiği ailenin kitap okuduğu bir ortam olmasının öneminden bahsetmeye bile sanırım pek gerek yok. 

Eğer bunları az çok sağladıysak ve bu genç güzel de bir üniversite eğitimi aldı ise gelelim ikinci evreye, yani çocuğun ailenin işinde çalışmaya başlaması faslına. Burada birincil önemli olay, söz konusu gencin ailenin işinde çalışmaya başlamadan önce kesinlikle kendi başvurup bulduğu bir işte bir iki sene çalışmasıdır. Şimdi dahi bunun çok zaman atlandığını görüyorum. Ya da en fazla 3-5 ay dışarıda çalışan genç hemen aile işine alınıyor. Burada kilit kavram bence kendini ispat meselesi. Kişi önce dışarıda bir işte çalışmalı ve mümkünse çalıştığı yerde bir yükselme yapmalı ya da bir proje tamamlamalıdır (veya tamamlanan bir projenin bir parçası olmalıdır).

Bundan sonra kişinin ailesinin şirketinde bilgi ve becerilerine göre bir pozisyondan başlaması uygundur. Bu noktada gördüğüm hata ya bu gence süpürge verip olmayacak bir iş yaptırılması ya da bir anda şirkette bir müdürlük, genel müdürlük verilmesi oluyor. Ben şahsen bunlara karşıyım. Böyle bir genç dışarıda nasıl bir pozisyonda iş bulacak ise, ya da şirket bu vasıflarda bir genci hangi pozisyondan iş yerinde başlatacak ise, bu genç de ailesinin şirketinde aynı pozisyondan başlamalıdır.

Bu noktadan sonrasında tabi biz profesyonellerin uyguladıkları ve bu yazı ile özetlenmeyecek pek çok yöntem ve teknik var. Ama bu işi kendisi üstlenmek isteyen ailelere şunu söyleyerek tamamlamak istiyorum ki bu aşamadan sonra o gencin büyüğü olan o patrona düşen görev büyük bir sabır ile yol göstermektir. Unutmamak gerekir ki iş hayatının başlarında gençler ile üst düzey yöneticiler arasında bilgi ve tecrübe olarak dağlar vardır. Bütün bu dağların birkaç ay ya da bir iki senede bir anda aşılması beklenmemelidir.

Tunç Vidinli

Veliaht Koçu