ÖĞRETMEK

Hababam Sınıfı ve Mahmut Hoca

Ben bir şeyler öğreten insanım. Öğretmek ve eğitim benim için son derece hassastır. İlk başta gitar ve müzik öğrettim. Maddi kaygı ile değil, mutluluk duyduğum için. Hala da vakit bulursam öğretiyorum. Sonra etrafımdaki genç iş insanlarına öğretmeye başladım. Bir şekilde iş sahiplerinin çocuklarına bir şeyler öğretir oldum. Sonra zamanla baktım ki o iş sahipleri de bana sorular soruyorlar. Demek ki nasıl bir şevkle anlatıyorsam, “bu çocuğu bir dinlemek lazım” demeye başlamışlar benim için. Sırf bu yüzden beni ne yapar eder birileriyle tanıştırırlardı.

Öğretmek her seferinde öğrenmeyi de getiriyordu. Onlar bana bir soruyorsa ben 5 soruyordum onlara. Sorularım da aynı şevk içindeydi sanırım. Tüm bu iş dünyası ve kişisel gelişim bilgileri birikince öğreten insansanız daha çok anlatmak istiyorsunuz, tabi ardından gelen daha da fazla sorunun yanıtını ararken.

Ne öğretir?

Çok da muhteşem öğretmenlerim oldu. En başta ailem, sonra hayatın kendisi. Pek çoğuna sorsanız öğretmen de değiller. Bazen bir nasihat, bazen anlam veremediğim bir fırça, belki omzumda bir el, bir anlamlı bakış, bir kitap… Ama çok şey öğrettiler bana. Öyleyse dedim ben de bunu geri vermeliyim ve durmadan öğrettim ihtiyacı olanlara, gelişmek isteyenlere. Şimdilerde bunu meslek edindim. Muhteşem öğrencilerim var.

Sırasında bir orman, sırasında dağ başı. Öğrenmenin, bilginin var olduğu her yer okuldur.

Öğretmek durmadan bilgi akıtmak değildir.

İnsan hayatının önemli bir kısmına öğretmeyi koyunca bir başka bakıyor eğitim konusuna. Mesela en sevmediğim şey verimsiz eğitim. Birilerini bir yerlerde toplayıp onların zamanlarını boşa harcamıyorlar mı? Gerçekten üzülüyorum. Hele ki genç beyinler. O an yanlış öğrenirse geri dönüşü olmayacak.

Öğretmek demek sürekli anlatmak demek değildir. Nedir öğretmek peki? En başta içindeki o ateşi körüklemektir. Öldürmemektir, sönmesine müsade etmemektir. Öğretmek zorla olmaz. Herkesin bir öğrenme şekli var. Ayrıca herkesin illa öğrenmek istediği, merak ettiği bir şey var. Hatta çok ilgisiz olduğunu düşündüğünüz, başarısız olduğunu sandığınız o alanda. Doğru bakmayı bilirseniz ne olduğunu görürsünüz. Kişiye öğrenmek istemediğini zorlamanın bir sınırı var. Eğer o ateşi körüklemek yerine buz üzerinde ateş yakmaya çalışıyorsanız yanlış bir iş yapıyorsunuz. Bakın bakalım, bir yerde bir kayalık vardır. Ya da kim bilir, önce o buzu kırmanız gerekiyordur. Kimi zaman bir öğretmen olarak tek vazifem o ateşin yanmasını sağlamak oluyor. Bu, zaman alıcı bir süreçse baştan söylüyorum. Siz pes ettiğinizde biter bu iş zira önce ateşi yakacak uygun ortamı sağlamamız gerekiyor. “Ateş buzun üzerinde yakılmaz.”

İnanın şartlar olgunlaştığında öğretmek zamanımı ve enerjimi almıyor. Öğrenmeye aç kişiye beni bayıltana kadar öğretebilirim. Asıl olay ya öğretmek istediğimi gerçekten öğrenmek isteyecek doğru kişiyi bulmak ya da öğrenmek istemiyor gibi görünenin aslında ne öğrenmek istediğini anlayabilmek. Yaptığım işin sırrı belki de burada. Bundan ötesi kendimi ne kadar yetiştirmiş, ne kadar donatmış olduğumla orantılı.

Bazen bir genç çıkıyor karşıma. Büyükleri diyor ki bizim çocuk iş hayatına ilgi duymuyor. İnanın iş hayatına ilgi duymayan insana hayatımda rastlamadım. Soruyorum, peki neye ilgi duyuyor diye. Filan yapmaktan hoşlanıyor. Bütün derdi bu. Diyorum çocuğunuz iş hayatına son derece ilgi duyuyor ama o işe değil, bu işe ilgi duyuyor. Ayrıca çok net ki bu konuda biraz desteklerseniz sizin o işte başarılı olduğunuzdan daha fazla bu işte başarılı olacak. Sonra bazen bakıyorum o konu daha önce benim ilgi duymadığım bir alanda belki. Tamam diyorum kendi kendime, yeni bir şey daha öğrenmek üzeresin, hem de karşındaki bu insana bir şeyler öğreterek.

Yani söylemek istediğim o ki, öğrenmek ve öğretmenin temelini çok iyi bilmek gerek. Öğretmek demek birilerini bir odada toplayıp aklınızdakini durmadan karşınızdakine akıtmak değil. Bu işi doğru yapabilirseniz nasıl tarifsiz bir keyif insanların geliştiğini görmek, anlatamam.

Eski Yıl Gidiyor

Yeni yıl geliyor demek istiyorum ama öncelikle eski yılın gitmesini istiyorum. Sizler gibi bende çok sıkıldım ve bunaldım. Hepimiz bunaldık. Hepimiz sıkıldık. Bunun farkındayım. Öncelikle pandemi hepimizden sevdiklerimizi kopardı, etrafımızda ki insanların tek tek yenik düştüğüne şahit olduk. Bilmiyorum… Birtakım teoriler var doğru mudur, değil midir ? Buna girmenin anlamı yok ama gördüğüm bir şey var onu söylüyorum.

İkinci olarak 2020 pek hoş olmadı açıkçası hem kişisel olarak hem de şirketler olarak çok yorulduk ve zorlandık. Şirketlerin bir bir kapandıklarını gördüm. İnsanların gerçekten ekonomik olarak çok acılar çektiğini gördüm, açıkçası olmasını istemezdim. Olmaması için yeni yıldan temennilerimiz kısa vadede bizi yönetenlere düşüyor o yüzden de siyaset ve politika benim alanım olmadığı için bir şey söylemek istemiyorum. Ama orta ve uzun vade de eğitim şart ve gerçekten çok önemli. Lütfen eğitime önem verelim, pırıl pırıl çocuklar yetiştirelim. Bu, en pahalı okullarda okutmanız demek değil, onlara sevgi vermeniz demek onları sevgi ile büyütmeniz demek. Örneğin, hayatımda benim de ekonomik olarak çok zorlandığım günler oldu. Hiçbir zaman bunların yükünü çocuklarımın omuzuna bırakmadım onlara hayatın ne olduğunu, gerçeklerin ne olduğunu anlattım. Siz de bunu yapın. Çocuklarınıza o sevgiyi verin. Dünyayı tanıtın anlatın ne olduğunu bilsinler. Eğitimin öneminden herhalde bahsetmeme gerek yok.

İşte önümüzde gelecek olan aylar da yıllar da, uzun ömürleriniz de benim size temennim bu. İnşallah daha mutlu yarınlarınız olsun.

Kurumsal Gayrimenkul Kararı Nasıl Alınmalı

Geçen gün bir müşterim bir soru sordu. Tunç Bey şu an kiracısı olduğumuz bu fabrika binasını satın alalım mı? Bulundukları yere bir miktar kira ödüyorlardı. Burayı alalım mı diye düşünmeye başlamışlar.

Kurumsal gayrimenkul kararı alırken şu soruları sorun kendinize:

  • Kapital sizin için ne demek?
  • Sizin için sermaye ne demek?
  • Yaptığınız işin içerisinde sıcak para ne kadar önemli?
  • Nedir sizin iş gücünüzün kaynağı?
  • Sermaye sizi ne kadar zorluyor? 

Bu sorular çok önemli. Farzedelim ki 50.000 Lira kira ödediğiniz bir mülkün içerisindesiniz. Yine farz edelim o mülkü satın almak istediğinizde ederi 10 Milyon Lira olsun. O 50.000 Lira sizi ay sonunda ne kadar zorluyor? Yani her ay sonunda o 50.000 Lira’ yı ödemek size ne kadar zor geliyor? Yine geldi kira zamanı diyor musunuz? Yaptığınız işin hammaddesi bilgi mi, iş gücü mü yoksa bir mal mı?

Bir de şu taraftan bakalım 10 Milyon Lira para vereceksiniz. Bu 10 Milyon Lira’ya işiniz içide neler yaparsınız, nasıl kullanırsınız bu sermayeyi? Bu parayı ne kadar çevirebilirsiniz gelir elde etmek için? Bu 10 Milyon Lira size ne kazandıracak? Diyelim satın aldınız o mülkü ve 10 Milyon Lira çıkardınız, verdiniz. 50.000 Lira kiradan kurtuldunuz. Peki 10 Milyon Lira elinizde olsaydı, işinizin içinde olsaydı, aylık 50.000 Lira’dan fazla para kazandırır mıydı size?

Bu kadar arkadaşlar, bu sorunun cevabı burada gizli. Bu soruları sorup iki taraflı cevaplayan firmalar var. Örneğin finans kuruluşlarının bazılarının hiç gayrimenkulu yok. Yani iş yaptığı hiçbir şubesini satın almıyor kiralıyorlar çünkü ben para ile çalışıyorum parayı niye başka bir yere bağlayayım, ben gayrimenkulcu değilim ki diyorlar. Ama bunun yandında mesela bir fastfood zinciri gayrimenkulden çok ilginç bir şekilde kazanç sağlıyor. Onlar için gayrimenkulun özel bir kullanım yeri var. Biz hamburgerci değiliz, gayrimenkulcüyüz aslında diyor şirketin başkanı. Ya da şunu biliyorsunuzdur ki özellikle tekstilde çoğu markanın fabrikası bile yok. Ürettiriyorlar, kalite kontrol var, tasarım yapıyorlar. Bu çeşit bir iş modeli kurmuşlar.

O yüzden sizin için nedir naktin önemi? 50.000 Lira önemli değil ama 10 Milyon Lira daha mı önemli sizin için? O zaman kira da oturmaya devam edin. Ya da tam tersi durum söz konusu ise alın o gayrimenkulü. O yüzden “Bulunduğum yeri satın mı alayım, kirada mı kalayım?” diye soruyorsanız, bu sorunun cevabını önceki sorularda bulun.

Zaman Yönetimi Kimin Sorunu?

Size şu zaman yönetimi konusunda bir şey söyleyeyim mi? Zaman yönetimi sadece çalışanlarınızın meselesi, mesuliyeti değil. Zaman yönetimi aynı zamanda sistemin de şirketin de ve o insanların başındaki amirin de mesuliyeti. Bazen fark ediyorum bir insana, bir buçuk insanı gerektirecek işi yüklüyorsunuz, sonra da çalışanlarınızın performanslarından verim alamadığınızda, verdiğiniz işler zamanında neticelendirilemediğinde o insanlara “senin zaman yönetimin problemli” diyorsunuz.

Emin misiniz o insana verdiğiniz o işin gerçekten bir insan ile yapılabileceğine? Öncelikle bundan emin olmak amirler (patronlar) olarak çalışanlarınızdan önce sizin mesuliyetiniz. Zaman yönetiminin ne olduğu, nasıl ele alınması gerektiği konusunda en başta şirketin içerisindeki o şirketin yönetim sistemini kuranların, o şirketin orta ve üst düzey yönetiminin eğitim alması gerekiyor.

Bir insan bir zamanda bir iş yapar ve %100 performans ile çalışırsa o işi yapabilir. Ne yazık ki insan doğası gereği 100 birim zamanı var ise o hafta içerisinde 100 birim zamanın 100‘ünde de çalışmasını bekleyemezsiniz. Eğer sağlıklı ölçebiliyorsanız , yaptığı işe göre %80 veya %85 performans göstermesi beklenebilir, bu daha doğal ve mantıklıdır. Bunun yerine 100 birimlik zamanda 150 birimlik iş yüklerseniz mümkünatı yok zaman tutmaz, yönetilemez. Ayrıca hepsinden öte sağlıklı ölçebilmek de önemlidir. Basit işlerde birim zamanda ne yapıldığını ölçmek kolaydır. Mesela nadir de olsa mavi yaka çalışanlara uygulanan bir yöntem var. Hala yapanlar kalmış mı diyeceksiniz, emin olun var. Çalışanın başına geçip kronometre ile zaman tutmak. Bu, size gerçekçi geliyor mu? O kişinin gerçekte normal zamanda çalıştığı gibi çalışmasını bekliyor musunuz?

Peki Ya Satış?

Peki satışta zaman yönetimini nasıl ölçebilirsiniz? Sabahtan akşama kadar harıl harıl bir işler ile uğraşıyor olması zaman yönetiminin verimli olduğu anlamına mı gelir? Tabi ki gelmez. Bu durum basit zaman yönetimi mantığı ile yönetilecek bir şey değil. Orada satışçının zamanını verimli yönetip yönetmediğine değil, istediğiniz işi hakkıyla yerine getirip getirmediğine odaklanmanız gerekir. Sonra da bırakın kendinden beklenilen sonucu üretmek için kendisi çaba sarf edin. Sizin de bu noktada vazifeniz yol göstermek, öğretmek ve gerçek bir lider gibi koçluk yapmak.

Benim genelde gördüğüm problem bu. Yapılacak işler üzerindeki gereksiz angaryaları atın. En sevmediğim şey insanlara gereksiz yere iş yüklemek. Çok güzel bir örnek var, sıkça yaşanan. Müşteriniz size telefon açar der ki ‘’işimiz çok acil, acilen yapılması gerek’’ siz de işi acilen çarçabuk bitirir yetiştirirsiniz. Sonra müşterinizden bir cevap gelir: “dur bir dakika, tamam halledeceğiz onu.” E hani acildi? Eğer işleri böyle yürütüyorsanız, çalışanlarınızdan zaman yönetimi beklemeyin. Önce siz zamanın ne olduğunu iyi kavrayın.

İşte bu yüzden zaman yönetimi için öncelikle işleri yöneticilerin masaya yatırmaları ve süreçleri, sistemi düzenlemeleri lazım.

İş Hayatında Zaman

Zaman Yönetimi

İş hayatında zaman çok önemlidir. Ben bir müzisyenim ve şunu söyleyebilirim ki zaman, iş hayatında olduğu kadar müzikte de önemlidir. Müziği oluşturan iki temel öğe var. Bunlardan ilki perde (pitch, sesin notasının ince ya da kalın olması), ikincisi ritim (kabaca vuruşlar toplamı diyelim). Ritim denilen de zamandır müzikte. Nota dediğimiz do, mi, fa vs veya bas, tiz sesler olabilir. Zaman ise, mesela diyelim ki 4/4’lük bir müzikte 1-2-3-4 diye gider.

Bazen müzisyenler çok profesyonel bir orkestra içinde de çalsalar, çok usta da olsalar ufak tefek hatalar yapabilirler. Hata olduğu zaman hatayı hızlı bir şekilde toparlamak gerekir. Peki, bunun için müzisyenler notadan mı yoksa zamandan mı feragat ederler? Cevap tabi ki notadan çünkü zamanı durdurmazlar ‘’Arkadaşlar iki saniye durun düzelteyim, burayı baştan alalım.’’ diyemezler. Zaman içerisinde yapmış olduğunuz hata her ne ise bir sonraki vuruştaki notanızda onu düzeltirsiniz. Zaman durmaz, akar.

Aynı şey işimiz için de geçerli. İş hayatındaki ufak tefek hatalar için de zaman durmaz. Iş hayatı sürekli hareket halindedir. Sizi beklemez! O yüzden de “Ya tamam şu işleri bırakalım, şuradaki ufak hataya saatlerce, günlerce zaman ayırıp düzeltelim.” diyemezsiniz. Bazen o hatayı o an düzeltmemeniz, onu orda bırakmanız gerekir. Eğer imkan olursa ileride dönüp o konuyu, o hatayı düzeltmeniz ya da o hatayı orada bırakıp bir sonraki adımda daha iyisini yapmalısınız. Önceki küçük hatanızdan bir ders alırsınız, önünüze bakarsınız.

Çok küçük sorunlarla zaman kaybetmeyin. Önünüze bakın çünkü ufak tefek hatalarla zaman kaybederseniz bu sefer ilerleyemezsiniz. İşinizi yapamaz, size verilen vazifeyi tamamlayamazsınız. Hayatta küçük hatalar olur, o yüzden önünüze bakıp hareket etmek zorundasınız. Zamanınızı siz yönetin.

Kimse Beni Anlamıyor

Anlattıklarım neden yerini bulmuyor? Halbuki sürekli konuşuyorum.

Anlaşılamamak, zannediyorum ki insan oğlunun en büyük serzenişlerinden biri. Beni anlamıyorlar. Anlaşılamıyorum. Dinlemiyorlar beni. Büyük sanatçılar hayatlarında anlaşılamadan ölüyor; öldükten sonra anlaşılıyor kıymetleri. Herkes anlaşılmak ister. Düşünsenize etrafınızda ki herkes sizi anlayabiliyor, çalıştığınız insanlar, aileniz, sizi hepsi anlayabiliyor. Herkesin sizi anlayabildiğini düşünün; şöyle diyorlar “Aa anladım seni hakikaten. Evet sen şunu demek istiyorsun.” Herkes böyle düşünse hayat sizin için ne kadar farklı olurdu? Bir an için düşünün.

Buna erişmek için ne olması gerekiyor? Herkesin sizi anlaması için… İşte o “herkes” içinde sizde varsınız. O zaman siz de diğer insanları anlamalısınız. Bunu mümkün kılmak için herkesi anlamaya çalıştığınızı düşünün. Ne var ki asıl istediğiniz anlaşılmak; başka kimse birbirini anlamasın önemli değil sadece beni anlasınlar. Peki ya anlatmak istediğiniz şey karşı tarafın işine gelmiyorsa? Hadi gerçekten anlattınız kendinizi diyelim. Ya “Anladın ama bana uymuyor.” derse inanlar? O zaman anlaşılıyor olmanızın kıymeti nedir? Dünya anlaşılamamak üzerine dönüyor. Yani insanlar birbirlerini anlamıyorlar, anlamak istemiyorlar. Daha doğrusu öyle bir niyetleri de dertleri de yok. Ve kararlar hep bunun üzerine veriliyor.

Mesela bir amir çalışanlarına bir şeyler söylüyor; onlar bunu yarım yamalak anlıyorlar. Ne anlıyorlarsa onu yapıyorlar. Onlar da anladıkları kadarıyla bir sonuç üretiyorlar, yarım yamalak bir şeyler ortaya koyuyorlar ve tüm iş anlaşılamamak üzerinden gidiyor. Yani anlattığımız için değil, anlaşılamadığımız için. O yüzden insanlar için ne anlattığımızın hiçbir önemi yok. Anlattıklarımızın arasından insanların anladığı şeyler önemli. Biz hep bir şeyler anlatıyoruz ama insanlar ne anlıyorsa o. Bizim anlattığımızın hiçbir önemi yok. Ne anlatırsam anlatayım karşı taraf ilgili ya da ilgisiz bir şeyler anlıyor.

Peki tam olarak nasıl anlaşılırız? Nasıl doğru anlar insanlar bizi? Bilerek. Bilirlerse anlarlar. Anlatmak istediğimizi gerçekten kavrarlarsa anlarlar. Yani 2+2’nin 4 ettiğini bilmeyen birine, 23+38’i anlatamazsınız, zordur bu. İlk baştan bir şeyleri anlamış olması lazım bizi anlamadan önce. Yani anlattığımız her ne ise onun ön şartları, kabulleri vardır. Peki siz karşı tarafın ne kadar bildiğini biliyor musunuz? Bilmiyorsunuz değil mi? Demek ki o zaman siz karşı tarafı anlamıyorsunuz. Önce karşı tarafı anlamamız lazım. Öncelikle karşı taraf ne istiyor, anlatmak istediğiniz şeye nasıl bakar? Görüşleri neler? Dünya görüşü ne? Önce siz onu anlamalısınız. Siz anladığınız zaman belki de karşı tarafa o konuyu anlatıp anlatmamak gerektiğini bile anlayacaksınız.

Mesela bir çalışanınızdan bir işi yapıp bitirmesini istiyorsunuz. Sürekli anlatıyorsunuz ve o sizi anlamıyor. Belki özel hayatında bir problem var, size hatta kimseye anlatamadığı. Siz bunu bilseniz belki o problemini düzeltebilir ve onun kafasının rahatlamasını, sizi daha iyi dinleyip anlamasını sağlayabilirsiniz. Bu aile ilişkilerinde de, arkadaşlık ilişkilerinde de, iş ilişkilerinde de böyledir. Eğer siz önce karşı tarafı anlamaz iseniz aklından geçenleri bilmez onun derdini göremeye çalışmazsanız, kendinizi anlatmaya çalışmanızın hiçbir manası yok. O yüzden Stephen Covey‘in dediği gibi “anlaşılmayı beklemeden önce karşı tarafı anlayalım.”

Dünyanın En Pahalı Danışmanının Maliyeti

Geçenlerde bir soru aldım. Bunu daha önce de duyduğum için dedim ki ben bu sorunun cevabını insanlara bir video ile vereyim. Soru şu “Tunç bey, bir danışmana ne kadar ödemeliyiz? Eğitimciye ne kadar ödemeliyiz?”

Eğer muhteşemseniz, her şeyi siz biliyorsanız, işinizde en iyisi siz iseniz, sizden başkası daha iyi bilemez ise, bence verebileceğiniz en maksimum para 0 TL’dir. Yazık paranıza. Niye para veresiniz ki zaten çok muhteşem biliyorsunuz on numarasınız.

Şimdi gelelim bir danışmana ne kadar vermeliyiz sorusunun diğer cevabına. Eğer gerçekten inanıyorsanız danışmanın gücüne ve size katacaklarına, bir düşünün. Şu da var, siz de şirketin içindesiniz, çalışanlarınız da öyle, danışmanınız dışında. Endüstrinizde gidip bir iş yaptığınız ile biraz sohbet ettiğinizde bile o kişi endüstriden bir şeyler söyleyecek size. Bir danışman tamamen dışardan bir gözdür, eğer kuvvetli bir insansa ki öyle bir insan olmalı hayatınızda.

Çok küçük değilseniz, belli bir seviyede iseniz, bir ya da bir kaç danışman ile çalışmayı düşünün, ki şunu da size net söyleyeyim zamanında danışmanlık verdiğim küçük firmalar da vardı. (Tamam, bende çok büyük bir şey istemedim o firmalardan.) O yüzden bir danışmanla hemen her firma çalışabilir illa ki.

İkinci olarak o danışman gerçekten kendini geliştiren bir danışman ise, güçlü bir eğitimci ise zaten sizin ona vereceğiniz paranın misli misli hatta 10 katını size kazandırır. Ben de öyle söylerim “Eğer ben bana vereceğiniz paranın 10 katını size kazandıramıyorsam benimle çalışmayın.” derim. Mesela diyelim Veliaht Koçluğu yapıyorum, biliyorum ki o insanın oğlu veya kızı benimle çalıştığı zaman hayatında hakikaten 5-10 sene erkenden öğrenecek bazı şeyleri ve tabi ki sonra bana verdikleri hiçbir şey olacak o kazancın yanında. Net olarak o kadar çok kazanacaklar. Böyle birinin size maliyeti de 0’dır. Bir danışmana ne kadar ödeyebilirsiniz ki maksimum? Cironuzu 2’ye katlar, hiçbir şey olur bir anda. Bir fikri, bir düşüncesi cironuzu 2’ye hatta 3’e katlayabilir. Hiç düşünememiştim bunu dersiniz, bakmamıştım o açıdan. Size bunu dedirtecek insanlarla çalışın! “Bu insan gerçekten haklı, işte buymuş ya” dedirtebilen insanlarla… Bu insanın size hiçbir maliyeti olmaz. Bu sizin için maliyet değil kazançtır.

Ben genel olarak hayatta çok ucuz bir insanla çalışmam çünkü ucuz bir insan kendine ne katabilir ki? Ucuz derken sadece para olarak söylemiyorum bunu. Ucuz olmayan bir insan sürekli kendine bir şeyler katma imkanına sahiptir. Bunların hepsini üst üste koyduğunuz zaman, düşünün mesela teknolojiye, ARGE’ye yatırım yapıyorsunuz bir taraftan, pazarlamanız satışınız kuvvetli diğer bir yandan, piyasada markanız büyüyor, insanlar sizi tanımaya başlıyor ve eğer hedefiniz en iyi olmak ise zaten yükseliyorsunuz. İşte tam o noktada o güçlü danışmanlar size yardımcı olacaklar. Başınızın üstündeki cam tavanı kaldıracaklar. Böyle insanlar zaten ucuz insanlar değildir, baktığınız zaman 0’dır size maliyeti. Ne danışmanlar var kendilerini geliştiren, dağcılık yapan, dünyanın çeşitli ilginç yerlerini gezen, kendine hobiler edinen, durmadan öğrenen. İşte böyle danışmanlarla çalışır iseniz bunun size maliyeti 0’dır.

Napolyon’un Asaleti

Napolyon’un komutanları, üst düzey devlet adamları bir masada toplanıyorlar. Soyluluğun ve asaletin kendilerine nereden geldiğini anlatıyorlar.

Bir tanesi kalkıp diyor ki “Bizde asalet dedem Ferdinand’dan başlar.”
Sonra öbürü kalkıyor “Bizde soyluluk büyük büyükbabamdan başlar.”

Sırayla hepsi kalkıp anlatıyorlar. Sıra Napolyon’a geliyor ve şu cevabı veriyor.
“Bizde asalet benden başlar.”

Sizde asalet nereden başlıyor?

En Etkili Mülakat Tekniği

Arkadaşlar, iş arıyorsunuz mülakatlara çağırıyorlar gidiyorsunuz istiyorsunuz ki mülakatı alın. Oradan on numara bir şekilde çıktığınızda arkanızdan şunu desinler “Aradığımız kan bu, başvuran arkadaşlar arasındaki en iyisi, biz bu insanla çalışalım.” Şimdi size bununla ilgili gerçekten işe yarar bir bilgi vereceğim.

Girdiniz mülakata, size çok zor sorular gelmeye başladı. Ne soracaklarını bilemiyorsunuz her konuda her şeyi sorabilirler. Şöyle yapacaksınız. Mülakatlere gitmeden önce oturun, elinize kağıt kalemi alın, kendinize bir saat bir zaman ayırın. Tek tek tüm tecrübeleriniz hakkında bir tablo oluşturacaksınız kendinize. Hayatınızdaki 3 konu üzerine yaşadığınız olayları yazacaksınız. Tecrübenize göre diyelim ki birkaç yerde çalışmış 5-10 yıllık bir tecrübeniz varsa daha fazla olacak ama okuldan yeni mezun olmuşsanız nispeten daha az olacaktır.

Konular şunlar:

  1. Gelişmeye açık bir alan vardı. Ben o alanı gördüm. Şöyle bir yöntem uyguladım ve şöyle devam ettim. Sonuçta şöyle bir başarı sağladım.
  2. Ortada bir sorun vardı. Ben şahsen girdim şunları yaptım ve o sorunu çözdüm.
  3. Gelişmeye açık bir alan vardı ortada. Bir sorun yoktu ama filan filanı değiştirerek bir gelişme sağladım.

Üç konu arkadaşlar. Bu üç konuda da 3’er 4’er tane, yeni mezunsanız 1’er 2’şer tane olay düşünün. Size 8-10 tane hikaye eder. Sonra her konu için şu anlatacaklarımı yapacaksınız. Bu arada bizzat yaşadığınız hikayeler olması çok önemli çünkü insanlar onu size soracaklar. Belki referans isteyip daha önce çalıştığınız o yere telefon açacaklar, doğrulamak isteyecekler. O yüzden gerçek olması çok çok önemli.

Şimdi öncelikle birinci sütuna bu 3 konuda da teker teker “Olay neydi? Sorun neydi? Düzeltilmesi gereken hata (gelişim alanı) neydi?” sorularının cevaplarını yazıyorsunuz. İkinci sütunda da “Bu durumda ben yaptım? Çözümüm ne oldu?” sorularının cevaplarını yazıyorsunuz. Üçüncü olarak sonuç ne oldu, çözümüm şirkete ne fayda sağlandı? Oturup bu hikayelere gerçekten çalışıyorsunuz. Ezberliyorsunuz yani, ezberlemek derken hikayeleri çok iyi içselleştiriyorsunuz. Zaten size ait hikayeler bunlar.

Sonra, mülakata girdiğinizde size sorular soracaklar “Bu gibi bir durumda ne yapabilirsin, şu durum için ne düşüyorsun? vs”. Bu gibi soruların uygun olan noktalarında bu hikayeleri anlatıyorsunuz. Bu konuyla ilgili benim başımdan şu geçti veya size ne düşündüğümü ne yaptığımla ilgili bir örnek vererek açıklayayım diyebilirsiniz. Özet olarak bu hikayeleri kullanmaya başlıyorsunuz. Size ne gibi eksikliklerinizin olduğunu sorabilirler. O zaman da böyle bir hatam oldu ama şöyle düzelttim diye anlatabilirsiniz. Eksiği olmayan insan olmaz, herkesin eksiği olabilir. Geliştirebilecekleri neleriniz olduğunu, hangi konulara ve hatalara ne çözüm üretebildiğinizi öğrenmek ister iş verenler.

Evet arkadaşlar, bu konulara çalışıyorsunuz. Kendinize bir zaman ayırıp bu hikayelerinize çalışıp mülakata giriyorsunuz. Şimdiden hepinize başarılar diliyorum.

Bu arada www.veliahtakademi.com’a girip göz atmanızı ve bu ve benzer konulardaki eğitimlerden yararlanmanızı istiyorum.

Beyin Yıkama

1950’lerde Kore Savaşı bitince Çin’in Amerikalı esirleri ülkelerine göndermesiyle Amerikalılar çok tuhaf bir şeyler olduğunu fark ediyorlar. Esir tutulan askerler esaret sırasında komünizme karşı anlamlandırılamayan bir ilgi duymaya başlamışlar. Amerikalılar buna çok şaşırıyorlar. Takdir edersiniz ki Amerika komünizme son derece karşı, hele ki soğuk savaşın o en çetin yıllarında.

Edward Hunter isimli bir gazeteciyi, ki aynı zamanda bir Cia ajanı, görevlendiriyor. Amerikalılar’ın esaret altında tutulmalarına rağmen neden komünizme bırakın düşmanlık beslemeyi, tam tersine sempati beslediklerini öğrenmek istiyorlar. Çok ilginç bir hikayeyle karşılaşıyor. Esir kamplarındaki askerlerin esaretlerini sıradışı bir şekilde geçirdiklerini öğreniyorlar. Bütün o süre boyunca Çinli askerler arasında çeşitli münazaralar düzenleniyor. Bir masaya karşılıklı gruplar halinde oturtularak tartıştırılıyorlar. Bu münazaraların konusu da komünizm mi, kapitalizm mi daha iyi ya da Çin mi, Amerika mı.

Tahmin edersiniz ki ekseriyetle komünizim galip geliyor. Tabi gerçekçi olması için bazen karşı görüşün de kazanmasına izin veriyorlar. Karşılığında bu esirlere bir esir için kıymetli sayılacak ödüller veriyorlar, bir sigara ya da özel bir yemek gibi. Bu münazaralar hafta, sürekli yapılıyor arka arkaya. Doğal olarak Amerikalılar da ödülleri kazanmak istiyorlar ki esaret biraz daha rahat geçsin. Zaman içinde kazanmak istedikleri için, gönülden komünizmi savunmaya başlıyorlar. Neticede görülüyor ki Amerikalılar komünizme karşı bir sempati duymaya başlıyorlar, beklendiği gibi karşı tarafa düşmanca hisler beslemiyor. Edward Hunter bu konuları derliyor, raporluyor ve bunu ‘’brain washing’’ yani beyin yıkama olarak adlandırıyor. İşte beyin yıkamanın tarihçesi bu şekilde başlıyor. Tabi ki kelimenin ilk kullanılmasından önce beyin yıkamanın tarihte öncesi de var, Nazi’lerin yaptığı bir takım deneyler vesaire. Sadece savaşta da değil barış zamanında da birçok örneklerini görüyoruz.

Bir insanın beynini yıkamak istiyorsanız o insanı zorlamazsınız, o işi tatlı dille anlatırsınız, sürekli tekrar edersiniz ve kişinin kendisinin o işi benimsemesini sağlarsınız. Beyni yıkanan kişi de bir zaman sonra söz konusu fikrin neferi olup çıkar.

Beyin Yıkama Tekniklerine Müsade Etmeyin

Bir insanın beynini yıkamanın hiç savunulacak bir tarafı yoktur. Beyninizin yıkanmasına müsaade etmeyin. Peki, buna müsaade etmemenin yolu nedir? Bunun yolu bol bol okumak, araştırmak, farklı görüşten insanlarla konuşmak, her görüşü dinlemek ve tartışmaktır. Hatta sizin görüşünüze karşı görüşten insanları dinleyin, o insanları gerçekten anlamak için dinleyin. Yargılamak için değil, öğrenmek için sorun. O insanların okuyarak o kanıya vardıkları kaynakları siz de okuyun. Kendi kaynaklarınızdan edindiğiniz bilgileriniz ile karşılaştırın o görüşleri.

Maalesef ki insanların çoğu zaman kendi görüşlerini bile okumadıklarını, derinden bilmediklerini fakat mikrofon uzatıldığında çok fikirleri olduğunu görüyorum. En temel konularda bile çok zayıflar insanlar. Kulaktan dolma, bir iki sağdan soldan duyma bilgi ile her şeyi bildiklerini sanıyorlar. Sonra bir başkası başka bir görüşü savunduğu zaman ateşli bir şekilde karşı gelmeye çalışıyorlar. Açın dünyanızı. Okuyun, gezin, görün, sorun ve öğrenin. İnsanların artık bir daha sizin beyninizi yıkamalarına müsaade etmeyin. Kendinizi doğru ve doğrulanmış bilgiyle doldurursanız, beyninizi kolay kolay yıkayamazlar.