Bağımlılık mı, alışkanlık mı?

Uzun zamandır konuşulan davranışlarla ilgili ortaya atılmış yirmi bir gün kuralı denen bir şey var. Diyorlar ki bir şeyi yirmi gün boyunca yaparsan yirmi birinci gün ona alışırsın. Hele ki uyuşturucu yada madde kullanımında vücudumuzu ekliyen bazı kimyasallar var, bunlar bağımlılık yapıyor. Acaba bu varım ne kadar doğru, yada daha doğrusu alışkanlık denen şey nasıl bir şey?

Uyuşturucu bağımlılığı hakkında 20nci yüzyıl başlarında fareler üzerinde çeşitli laboratuvar çalışmaları yürütülüyor. Bir kafese iki ayrı kapta su konuluyor ve bunlardan birine morfin katılıyor. Bu kafeslere tek başına yerleştirilen ve tek başına yaşayan bu fareler ilk başta iki suyun da tadına bakıyor ve sonra her seferinde morfinli olan suyu tercih etmeye başlıyor. Bir zaman sonra da aşırı dozdan öldükleri gözlemleniyor. Bu ve sürekli duyduğumuz “eroinman gencin sonu” hikayesi bize uyuşturucu bağımlılığı hakkında bugün bildiğimiz şeyi anlatıyor. Uyuşturucu bağımlılık yapar, bu da uyuşturucuda bulunan kimyasallar yüzündendir.

Fakat 1970’lerde Profesör Bruce K. Alexander adında Kanadalı bir psikolog bu deneyi farklı bir boyutta tekrarlamayı düşünüyor ve sonuçlarını 1981’de yayımlıyor. Profesör Alexander’ın hipotezine göre bağımlılığın sebebi uyuşturucu değil söz konusu bu farelerin yalnız ve ruhsal hayata olumsuz etki eden yaşam koşulları. Yani ilacın kendisinin herhangi bir bağımlılık yapıcı özelliği yok. Profesör Alexander bilinen eski deneye farklı bir şey ekliyor. Bir fare parkı. Deney yine aynı başlıyor fakat bu sefer fareler fare parkı denilen bir yere yerleştiriliyor. Burası bir fare cenneti ve içeride bir sürü fare oyuncakları ve başka fareler var. Fareler burada Disneyland’da yaşıyor gibi arkadaşlarıyla eğlenerek, sosyalleşerek geçiriyor zamanlarını. Ve sonucunda bu farelerin içinde uyuşturucu olan suyu değil, normal suyu tercih ettikleri gözlemleniyor.

Tabi ilk bakışta bu deney bize insanlarda uyuşturucu bağımlılığı ile ilgili yeterince bilgi vermiyor gibi gözükebilir. İnsan doğası bundan çok daha karmaşık ve uyuşturucunun etkisi çok daha kuvvetli diye düşünebiliriz. Ama şunu da sormak lazım. Neden hastanelerde ağrı kesici olarak yıllardır kullanılan uyuşturcu maddeler bu insanların çoğunu birer bağımlıya dönüştürmüyor?

Bunu açıklayan çok ilginç bir toplu deney daha var. 1971 senesinde Vietnam savaşının 16ncı senesinde Amerikalı kongre üyesi Robert Steele ve Morgan Murphy bütün Amerikan halkını korkutan bir şey keşfediyorlar. Sonradan daha kesin olarak açıklanan bulgulara göre bu askerlerin %40’ın Vietnam savaşı sırasında eroini en az bir defa denemiş ve en az %20’sinin savaş sırasında sürekli eroin kullanmış olduğunu görüyorlar. Bu sonuç Amerikalılar’ı “savaştan sonra sokakları uyuşturucu müptelaları basacak” endişesine sürüklüyor. Hatta dönemin başkanı Richard Nixon’ın emri ile bu askerlerin uyuşturucu bağımlılığını yenmesi için Uyuşturucu Bağımlılığını Önleme Özel Eylem Dairesi (The Special Action Office of Drug Abuse Prevention) kuruluyor.

İlginçtir, bir gün bu birimin çalışanlarından Lee Robins isimli bir çalışan görüyor ki bu askerlerin sadece %5’i sonradan tekrar uyuşturucuya bağımlı oluyor. Yani askerlerin %95’i neredeyse bir gecede bu alışkanlıklarından kurtuluyorlar. Bu bulgu normal bağımlılık tedavisinin işleyiş biçimine tamamen ters düşüyor. Sivil hayattaki uyuşturu bağımlılığının tedavisi farklı sonuçlar doğuruyor. Şöyle ki; bağımlılık tedavisi için kliniğe yatan bağımlılar eroinden tamamen kurtuluyorlar, fakat çıkıp evlerine döndükten sonra bunların %90’ı tekrar eroine başlıyor. Neredeyse her uyuşturucu bağımlısında aynı döngü gözlemleniyor. Fakat Vietnam’dan dönen askerlerde bu olay tam tersi şekilde işliyor. Peki neden? Daha doğrusu bu bulgular bize ne öğretiyor?

Sorunun cevabı fare parkında. Yani uyuşturucu bağımlılığını sönümlendirmek için yapılması gereken şey uyuşturucunun beyinde yarattığı etkinin yerini farklı bir şey ile doldurmak. Uyuşturucuya olan ihtiyacı, yani yalnızlığı, çaresizliği sonlandırmak uyuşturucuya olan gereksinimi bitiriyor.

İnsanoğlu temelde iki dürtüden hareketle karar alır: Sevdiğin şeye yaklaş, sevmediğin şeyden kaçın. Yani uyuşturucu kullanmak, kilo almak, bir hobiye tutku ile bağlanmak, aşık olmak, cep telefonu, Facebook yada kumar bağımlılığı hep beyinde benzer etkiyi yaratan şeylerdir. İstenilmeyen şeyden kurtulmanın yolu onun yerini başka bir şey ile doldurmak, beynimize o şeyi unutturmaktır. Bazen de o şeyin bulunduğu ortamı tamamı ile değiştirmektir. Kafeste yalnız yaşayanlar fareler gibi insanlar da bir fare parkına ihtiyaç duyarlar. Alışkanlığın gerçekleştiği çevrenizi değiştirmek alışkanlıklarınızı da değiştirmenize yardımcı olur.

Her gün korku ile yaşadığınız veya sizi yanlızlığa mahkum eden bir ortamda bulunduğunuzda kötü alışkanlıklar iyi dostunuz gibi gözükür. Ama Vietnam’dan dönen askerlerin ailelerine ve sosyal çevrelerine kavuştuğu gibi insanlar için fare parkına girerseniz eski kötü alışkanlıklarınız bir anlam ifade etmez. Alışkanlığı yaratan şey kimyasallar değil kafestir. İnsanların birbiriyle bağ kurmaya ihtiyacı vardır.

Mutlu ve ruhsal açıdan sağlıklı olduğunuzda çevrenizdekilerle güzel ilişkiler kurarsınız. Bu yüzden insan olarak ihtiyacınız olan güzel ortamlarda güzel alışkanlıklar edinmektir.

Hassas Beceriler, Zor Beceriler (Soft Skills, Hard Skills)

 

İş hayatında bir yaştan ve tecrübe düzeyinden sonra edinmemiz gereken beceriler hep insan ilişkileri ile ilgili şeyler oluyor. Önce okullarda bir takım bilgiler öğreniyoruz. Sonra diploma alıyoruz. Daha sonra firmalar bu diplomayı, varsa da bir iki staj tecrübesini göz önünde bulundurup yeni mezun gençlere iş veriyor.

İlk senelerde çalışanlardan beklenen şey eğitimleri çerçevesinde yapmayı öğrendikleri dalda hünerlerini sergilemesi. Bu, eğer teknik dallarda ise mühendislik, bakım, bilgisayar programlama yada ekonomi, işletme gibi dallarda ise muhasebe, finans, ithalat gibi şeyler oluyor. İlk zamanlarımızda öğrendiğimiz konularda başarılı olmamız bekleniyor. İş dünyası kişisel gelişimi veya yetenekleri diyelim, ikiye ayırıyor. Amerikalılar buna hard skills ve soft skills demişler. Google Translate hassas beceriler, zor beceriler olarak çevirmiş. Bence fena bir çeviri olmamış, hatta Türkçe kelimeler olayı biraz daha düzgün anlatıyor. Bu yazımda konuya bir açıklık getirmek istiyorum.

Yukarıda bahsettiğim ve iş hayatının ilk zamanlarında çalışanlardan beklenilen beceriler zor beceriler. Buna neden zor (İngilizce’de de hard) deniyor bilmiyorum. Zor yada kolay bu beceriler sahip olmak zorunda olduğumuz şeyler. Ya bu çok zor, ben öbürünü seçeyim diyerek kaçılabilecek bir şey değil. Bilanço hazırlamak zorunda iseniz, bu işi genel müdür yapmaz. Bir çömez olarak arada amirinizden yardım alarak sizin hazırlamanız beklenir. Yada bir işletmede önemli bir karışım hazırlanacaksa bir mühendis olarak bunun hesabını yapmak zorundasınızdır. İşletme müdürü gelip de “dur bunu ben yapayım, sen çuvalları açıp dökersin, oradaki işçi de seni seyreder” demez. Mühendis olarak, size söylenilen çuvalı taşımanız için değil, hesabı yapmanız için maaş verilir. Müdürünüzün de yönetimsel ve denetleme vazifeleri vardır.

Bu işi ilk yıllarınızda yaptınız, sonra zaman geldi üstleriniz yavaş yavaş ya ayrıldılar yada daha üst seviyelere geçtiler ve size de artık ufaktan yönetimsel vazifeler verilmeye başlandı. Artık verdiğiniz vazifeyi yapması gereken insanlar, kontrol ve denetiminizde başka okumuş beyaz yakalı çalışanlar oluşmaya başladı. Artık şefsiniz, müdürsünüz. İşte bu aşamadan sonraki vazifeniz artık sadece matematik hesaplar yada sınırlı talimatlarla belirlenmiş kişisel beceriler değil. Bundan sonra yapacaklarınız çok daha zor bir şeyi gerektiriyor, insan beyninin derinliklerini görebilmek, kaba tabir ile insanlara iş yaptırmak. Burada artık söyledim yapmamışlar, anlattım anlamamışlar, gereğinde işten çıkarmalar, senelerce çalışacağınız uygun insanı tanımadığınız adaylar arasından 1-2 saatte tanıyıp seçmeler var. İşte Amerikalılar bunlara soft skills (kolay/yumuşak beceriler) diyor. Türkçe Google Translate ise bunlara hassas beceriler demiş. Sizce “kolay” doğru bir tanım mı? Bence değil.

Hatta bu becerileri edinmek için konu üzerine sadece 4 sene okul okumak yada birkaç aylık bir eğitim ile sertifika almak yetmiyor. Bu becerileri en küçük yaşlarımızdan itibaren edinmeye başlıyoruz. Mesela insan yönetmeyi arkadaşlarımızla mahallede (artık o da kalmadı ya Facebook’da mı desek) öğrenmeye başlıyoruz. Bu beceriler aşağıdaki liste ile sınırlılı kalmamakla beraber şöyle kavramları içeriyor:

İletişim
Liderlik
İkna
Motivasyon
Müzakere
Karar Verme
Sorumluluk
Esneklik
Tutarlılık

Ne yazıktır ki hayatta asıl ihtiyacımız olan bu beceriler ders müfredatlarında yok. Bunlar aynı zamanda kişiliğimizi oluşturuyor. Hani meşhur bir hikaye var. Hoca tahtaya 1 yazmış, bu sizin kişiliğiniz demiş. Sonra yanına sıfırlar ekleyerek (1000…) yetenekleri dizmiş ve sayının onlar basamağı artmaya başlamış. Sonra baştaki 1’i silmiş ve kalan sıfırları göstererek kişilik olmazsa geriye kalanların hiç bir önemi olmadığını anlatmak istemiş.

Ben şahsen iş hayatında iyi bir yöneticinin en çok ihtiyacı olan şeyin sağlam kişilikli, bu hassas beceriler denilen becerilerle kuvvetli olarak donatılmış çalışanlar olduğuna inanıyorum. Bunlar iş üzerinde öğretemeyeceğiniz şeyler. Bu hassas (kolay/yumuşak) becerilerden yoksun, diğer becerileri on numara güçlü kişiler ile mesafe kat etmeniz çok zor. Her şeyi bilen, her şeyi yapan birine ayak diretiyorsa işinizi yaptıramazsınız. Ama sağlam kişilikli az çok da yetenekli bir genç işi hızlıca kavrar ve bir daha kolay kolay arkanıza bakmazsınız.

Kimi zaman da beraber çalışmak zorunda olduğunuz (bu bir akraba yada oğlunuz olabilir) kişide bu yeteneklerin belki yaşı gereği bir miktar eksik olduğunu hissedersiniz. İşte o noktada da koçluk, mentorluk gibi kavramlar ortaya çıkıyor. Yönetici koçları, veliaht koçları yada lider koçlarının üzerine çalıştığı kavramlar zor beceriler değil, bu söz ettiğimiz hassas beceriler. Bir yönetici koçu size mühendislik, avukatlık yada doktorluk konusunda yardımcı olmaz. Ve bu becerilerin üzerinde çalışmak genelde aylar sürer.

Şimdi siz karar verin ihtiyacınız olan yada geliştirmek zorunda olduğunuz hangisi.

Hayatta Kimi Örnek Almalı?

 

Zaman zaman etrafımdan sorulan bir soru: Kişisel gelişim için ne tavsiye ediyorsunuz?

Açıkçası güzel soru, insanın saatlerce konuşası geliyor. Ama konuyu daraltmakta fayda var. Soruyu şöyle soralım: Hayatta kimi örnek almamızı tavsiye edersiniz? Böyle sorulduğu zaman seçilecek rol model konusunda buraya sığdırabileceğime inandığım bazı fikirlerim var doğrusu.

Kişisel gelişim konusunda esas yapılan şey yazılı, sözlü yada görsel kaynaklardan faydalanmaktır. Örneğin kitaplar, tavsiyeler veya belgeseller vs… Hepimiz bir hayat yaşıyoruz ve bir tecrübe elde ediyoruz. Ama sadece önündeki işi yapıyor olmayı, hatta başkalarından daha iyi yapıyor olmayı gelişim olarak saymayız. Öyle olsa idi herkes eşit düzeyde kendini donatmış olurdu. Ama şurası aşikar ki bazılarımız diğerlerine kıyasla daha dolular ve başlarına gelen çeşitli olaylarda nispeten daha akıllı çözümler bulabiliyorlar. Mesela iyi bir mimar aynı zamanda iyi bir ebeveyn yada iyi bir satıcı olamayabiliyor. Bu eksiklerini tamamlamak için kişisel gelişimin önemine inanıp kendini geliştirme yoluna gidebiliyor. O yüzden bir hayat yaşıyor olmak değil, başkalarının da yaşadıklarından edindiklerini konsantre olarak edinmek gerekiyor. Başarılı büyük liderlerin, büyük yöneticilerin çok kitap okuduklarını yada CEO’lara sorulduğu zaman yeterince kitap okuyacak vakti bulamadıklarından şikayet ettiklerini biliriz.

Bir insan bir ömürde ne kadar gezerse gezsin bir insanın elde edebileceği kadar tecrübe edinebilir. Bu edindiği tecrübelerden de bir sonuç çıkarır. Ama eğer çok kitap okuyorsa bir çok insanın tecrübelerini harmanlama fırsatı bulur. Hatta bazı kitaplar sadece bir insanın hayatı yaşaması ile elde edilebilecek şeyler değildir. Bazı kitapları yazmak için bazı insanlar aylarca hatta yıllarca bir konu üzerine araştırmalar yaparak çalışır. Öyleyse gelişilmek istenen konu üzerine derinlemesine araştırmalar yapmış ve bu araştırmalarını mümkün olduğunca ölçülebilir ve sayılabilir, hatta objektif olarak ortaya koyan kişilerin yazdıkları kitapları okumak, bu insanları örnek almak doğru bir yaklaşımdır. Bunun için Dale Carnegie’nin “Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı” doğru bir örnek olur. Bu kitabı için yazar, yıllarca araştırmalar yapmış, pek çok kişi ile testler, anketler yürütmüş ve bunların sonuçlarını sınıflandırmıştır.

İkinci olarak hayat hikayeleri çıkar karşımıza. İşte burada da kimlerin hayat hikayelerine önem vermemiz gerekir diye sormak lazım. Tabi ki başarı elde etmiş, deneyimleri ile bir noktaya gelmiş insanlar bu yerlere nasıl geldiklerini anlatırlar bize. Bu gibi insanların neler yaptıklarını, hikayelerinin ne olduğunu bilmemiz, bu hikayeleri analiz etmemiz önemlidir. Sonuçta bu adam bu işi bu şekilde başarmışsa, benzer şeyleri ben de uygulayabilirim diye düşünmek doğrudur. Mu acaba?

Burada gözden kaçırdığımız bazı şeyler var. Birincisi insan doğası ve hayat çok fazla karmaşık. Biri insanın bir işi bir şekilde başarmış olması size tam örnek teşkil etmez. Diyelim ki çorap satışı konusunda en iyisi olmak istiyorsunuz ve karşınızda muhteşem bir çorap satıcı örneği var. Şu gibi soruların cevaplarını göz önünde bulundurmanız gerekir:
Sizin başarmak istediğiniz iş, o insanın başardığı iş ile birebir örtüşüyor mu?
Dünyanın en muhteşem çorap satıcısının sattığı çorapların aynısını mı satıyorsunuz?
Teknoloji o adamın zamanından beri değişmedi mi?
Pazar aynı pazar mı?
Müşteriler birebir aynı tip müşteriler mi?
İletişim kanalları o zaman ile aynı mı?
Rekabet aynı mı?
Siz o satıcı ile aynı kafa yapısı ve durumda mısınız?

Bu gibi sorulardan aslında başarıya ulaşmış o kişi ile aynı şartlarda olmadığınızı anlayabilirsiniz. Bu durumda da o başarılı kişiyi örnek alıp salt aynı adımları atmaya çalışmak sizde hayal kırıklığına yol açabilir.

Bir de başarılı insanlar ile ilgili şöyle bir bilinmez var. Bir işi yapmanın doğru yolunun ne olduğunu kestirmek hayatın ve insan beyninin karmaşıklığından dolayı kolay değildir. Şöyle bir algoritma vardır, bilmenizde fayda olan. Farz edelim ki elinizde yüzbin kişilik bir potansiyel yatırımcılar listesi var. İki ay boyunca her hafta bu listeyi ikiye ayırıyorsunuz ve yarısına bir kağıdın düşeceğini, öbürüne aynı kağıdın yükseleceğini söylüyorsunuz. Kağıt bir yönde hareket ediyor ve listenizin yarısını yanıltmış, yarısına da görece başarınızı ispat etmiş oluyorsunuz. Bunu listede kalanlar ile her hafta başka kağıtlarda tekrarlayıp 8 hafta boyunca listeyi ikiye bölerek mail atıyorsunuz. Bu toplam 2 ayın sonunda 390 kişiye nasıl üst üste 8 defa borsayı tahmin ettiğinizi gösterip tahminlerinizde ne kadar isabetli olduğunuzu söyleyip, başarı konusunda bir sırrınız var diyebilirsiniz.

İşte başarılı insanları düşündüğünüzde, “peki ya başarısız olan çoğunluk” diye de sorası geliyor insanın. Böyle bakarsanız da başarılı olanlar kadar başarısız olanların da hikayeleri çok önemli. Maalesef ki raflarda gördüğümüz kitaplar arasında başarısız insanların hikayelerine rastlamak pek olası değil. Ama bir işi yapmanın 3 yolu varsa o işi yapamamanın da 300 yolu var. Bu sebeplerdendir ki başarılı insanlar kadar başarısız insanların neden başaramadıklarını, nerede hata yaptıklarını da incelemek gerek.

Bu demek değildir ki başarı tesadüftür. Başarıda şans faktörü kadar kişinin seçimleri de söz konusudur. İşte bu seçimleri yapmada da edindiğiniz bilgi ve tecrübeleriniz yönlendirici olur. Hayat bir kişiyi örnek alacak, bir tek rol model belirleyecek kadar basit değildir. Beynimizi sürekli okuyarak, görerek, insanlar ile iletişime geçerek, başarılı olsun, başarısız olsun herkesin hikayesini dinleyerek doldurur, aklımızı fikrimizi geliştiririz. Hata yapanların hatalarından örnek almak, başarılı insanların başarı hikayeleri kadar önemlidir. Sonuçta karşınıza çıkacak hiç bir durum daha önceden görmüş yada okumuş olduğunuz ile aynı olmayacaktır.

Etkili İletişimde Etkili Dinleme

Yeni bebeklerin öğrenmesi merakla beklenen ilk becerisi yürümeleri, sonra konuşmalarıdır. Konuşmak kişisel gelişimdeki önemli kilometre taşlarındandır, ayrıca iletişimin de önemli bir parçasıdır. Bunun yanında eğitimciler tarafından önem verilen diğer bir yetenek de dinlemeyi bilmektir. Akıllı yöneticiler dinlemenin önemini bilirler. Şunun gayet net farkındadırlar ki insan yönetmenin en önemli unsuru etkili dinleyebilmektir.

Günümüzde etkili iletişim içinde etkili dinlemenin önemi iletişim uzmanları, psikologlar, koçlar, kuvvetli yöneticiler ve liderler arasında bilinse de günlük halk arasında pek bilinmez. Hatta sıkıcı insan olarak tabir edilen insanların karşısındakini dinlemeyi bilmediklerini sıkça duyarız. Dinlemek bir yöneticinin karar verme aşamasındaki en büyük yardımcısıdır. Bu sayede yönetici karşısındakini anlar ve ondan aldığı bilgiye kendi bilgisini de ekleyerek muhakeme yapar.

Etkili dinleme satışta da çok önemlidir. İyi bir satıcı bilir ki müşterisine ne sunması gerektiğini, hatta aynı malı farklı kişilere hangi özellikleri ile sunması gerektiğini ancak müşterisini tanıyarak belirleyebilir. Kaşısındakini tanımanın en güzel yolunun da etkili soru sormak ve etkili dinleme yapmak olduğunu bilir. Stephen Covey “Çoğu insan anlamak için değil cevap vermek için dinliyor” demektedir.

Peki etkili bir dinleyici olmak için ne yapmak gerekir?
Her şeyden önce konuştuğunuzda sizi dinleyen ve sizi dinlediği için kendinizi mutlu hissettiğiniz insanları düşünün. Bu insanların en belirgin özellikleri size ve anlattığınıza ilgi duymalarıdır. İnsan hoşuna gidene bakar, hoşuna gideni dinler. Öyleyse karşınızdaki insanın anlattığı şeye gerçekten ilgi duymanız gerekiyor. Bu aynı zamanda karşınızdakine saygı duyduğunuz anlamına da gelir. Dinlediğiniz insanın anlattığı her ne ise meraklı olun. Eğer anlatılan şeyden sıkılacak ve “ne zaman bitecek bunun konuşması” diyecekseniz, en iyisi kişiden uygun bir lisan ile müsade istemenizdir. Kimse karşısındakinin sıkıldığını görerek anlatmaya devam etmek istemez. Ayrıca anlatılan konu gerçekten önemli ise, esas noktayı kaçırır, o konuşmadan fayda sağlayamazsınız.

Dinlediğiniz kişi ve konu hakkında yukarıdaki noktaya geldiyseniz ikinci yapmanız gereken şey az konuşmaktır. Birisi konuşurken araya girmek ve kendi fikrinizi beyan etmek karşı konulması güç bir dürtüdür. İnsan “evet biliyorum, ben de filan filan yaşadım” şeklinde araya girip kendini anlatmak ister. Tam bu anlarda aklınızdan şu soruları geçirebilirsiniz: “Bu söyleyeceğim şey karşımdakinin sözünü kesmeme değecek mi, konuşulan konuya değer katacak mı?”

Konuşmanız gereken zamanlarda yapmanız gereken şey etkili sorular sormaktır. Cevabı evet/hayır olan sorular yerine meraklı olup, konunun daha derinlemesine inilmesini sağlayacak sorular sormalısınız. Soru sormada zorluk çektiğinizi düşünüyorsanız yada sohbetin tıkandığı bir ana denk gelirseniz karşınızdakinin cümlelerinde geçen şeylere neden, nasıl gibi sorular sorun. Anlattığının kendinde ne gibi hisler bıraktığını, bu konuda derinlemesine görüşlerini, fikirlerini merak edin.

Bu iki kuralı aklınızdan çıkarmamak size etkili dinlemede büyük fayda sağlayacaktır. Bunun yanında mimik ve jestleriniz ile karşınızdakini ve anlattığını onaylayabilir yada konuyu anladığınızı küçük tekrarlar yaparak belirtebilirsiniz.

Şunu unutmamalısınız ki etkili dinleme etkili iletişimin belki de en önemli unsurudur.

En İyi Yönetici Koçu Nasıl Belirlenir?


İyi bir yönetici koçu belirlemenin yolu her şeyde olduğu gibi almak istediğiniz hizmetin tam olarak ne olduğunu bilmenizden geçer. Her ne hizmet yada ürün alıyorsanız alın sahip olmak istediğinizi ne kadar net belirlemişseniz, ürün/hizmet ve/veya koçluk hizmeti seçerken de o kadar seçici ve net olursunuz.

Bir koçtan yaptığınız işi tam olarak biliyor olmasını bekleyemezsiniz. Düşünün ki aynı endüstriden dahi olsa şirketinize gelmiş olan yeni elemanınızın bir oryantasyon ve tanıma süreci vardır. Bu sebepten profesyonel yönetici koçlarının çoğu ücretsiz ilk görüşme sunarlar. Bu görüşmede koç ve danışanı birbirlerini tanıma imkanı bulurlar. Her ne kadar sonrasında seanslar boyunca soruları soracak olan taraf koç olacak ise de, bu ilk görüşmede sizin soracağınız soruların önemi seçim yapıp karar vereceğiniz profesyonel yönetici koçunu seçmeniz açısından büyüktür. O sebepten tavsiyem seçeceğiniz koçunuzun sahip olduğu/olacağı bazı özellikleri bilmenizdir.

Yönetici koçu seçiminde genelde tek bilinen kriter tecrübedir. Bu önemli bir kriter olmakla beraber sadece koçluk saatlerine odaklanmak sizi bazen yanıltacak, zamanınızın ve paranızın boşa gitmesine sebep olacaktır. Bu sebepten bu kriter yanında aşağıda yazdığım konulara önem vermenizde fayda vardır.

Herşeyden önce şunu bilmelisiniz ki iyi bir yönetici koçu, pek çok alandaki koçlar gibi, size işinizi öğretmez yada tavsiyelerde bulunmaz. Buna biz koçlukta yönlendirme diyoruz. Yani iyi yönetici koçu yönlendirme yapmaz. Zira koçun vazifesi size bilgi yada tecrübe aşılamak değil, size engel gibi görünen durumları aşmanızda yanınızda olmaktır. Hatta koçun sorularında dahi yönlendirme seziyorsanız acaba diye sormanızda fayda vardır. Örneğin “Bu konuda bir çözüm olarak şunu şunu denemeyi düşündün mü hiç?” tarzında bir soru koçlukta yönlendirme olarak addedilmektedir. Muhtemeldir ki bir koç profesyonellik alanında nadiren de olsa kendi fikrini söyleyebilir ama bu çok nadir bir durum olmalıdır.

Bunun dışında koç, kendinizi yanında genelde rahat hissettiğiniz, bazen de sizi düşündüren kişidir. Eğer sorduğu sorulardan rahatsız olmuyor, durup düşünme ihtiyacı seziyorsanız belki de kuvvetli bir koç ile tanışmışsınızdır. Sonuçta koçun vazifesi yolculuğunuzda yanınızda bulunup itki gücünü kendinizden, içinizden almanızı sağlamaktır. Bunun yolu da çözümleri koçunuzun üretmesi değil, sizin çözüm üretmenizdir. Koç da buna destek olmalıdır. Bu durumda seans sonrasında biraz düşünüp “ bu kişinin yanında nasıl hissettim” diye sormanızda fayda vardır. Bu, seçimlerimizde aklımızla beraber duygularımızı da kullandığımız andır.

Ayrıca koçunuzun entellektüellik düzeyi önemlidir. Tabi bu, kolay kolay ölçebileceğiniz bir durum değildir ama en iyi koçların çok kitap okudukları ve çok farklı konularda dünya görüşüne sahip oldukları aşikardır.

Bütün bunların yanında son olarak ve tabi ki profesyonel bir üst düzey yönetici koçu yada lider koçu için olmazsa olmaz olan özellik koçun özgeçmişidir. İyi bir yönetici yada lider koçundan, daha önce yöneticilik, tercihen üst düzey yöneticilik yapmış, ekip yönetmiş olmasını beklemenizden doğal bir şey olamaz. Eğer konu liderlik yada yöneticilik ise, bütün iş hayatını bir ofiste bir masa başında geçirmiş bir kişinin size yöneticilik ve insan sevk idaresi konusunda arkadaşlık etmesini beklemeniz haksızlık olacaktır. Şirketler için olmazsa olmaz olarak profesyonel bir yönetici koçunun bir şirketin pek çok departmanı/bölümü konusunda, farklı disiplinlerde bilgi sahibi olması büyük avantajdır. Finans, muhasebe, üretim, satış, pazarlama, reklam, ik, belki bir miktar temel mühendislik, bazen icra kurulları, yönetim kurulları gibi konularda bilgi sahibi dolu bir koç ile çalışıyor olmanın size sağlayacağı faydayı tahmin edebilirsiniz.

İşte en iyi yönetici koçunu belirleyebilmeniz için temel olarak göz önünde bulundurmanız gerekenler bunlardır.

Verimli Toplantı Yönetimi

 

Gözümüde büyüse de bazen periyodik olarak, bazen de olağan dışı bir araya gelmek bir ekibin önemli konuları masaya yatırması, bilgilerin bir merkezden dağıtılıp bunlar hakkında insanların görüşlerinin alınması için gereklidir. Verim alınan bir toplantının etkisi organizasyon için çok büyüktür.

Verimli bir toplantı nasıl olmalı, anlatmak istiyorum.
1. Amaç/Hedef:

Her toplantının bir amacı vardır. Bir toplantının amacı bir araya gelip önemli konular üzerine beyin fırtınası yapmak, herkesi ilgilendiren bilgilerin ilgililere dağılmış olmasını temin etmek ve/veya rutin olayların gidişatını yorumlayarak işlere yön vermek olabilir.

Toplantı sona erdiğinde geldiğiniz noktanın toplantıdan önce bulunduğunuz noktadan daha ileride olmasını temin etmek, toplantı amacını belirlemeye ve verimini artırmaya yardımcı olur. Bu yüzden toplantılara gelmeden önce kendinize şu soruyu sorun: Bu toplantı bittiğinde neyi çözmüş olmak istiyoruz?
2. Konu:

Toplantıda alt alta veri okumak bir şey ifade etmez. Satış toplantıları için tek tek teklif ve ziyaretleri dinlemek. Finans toplantıları için rakamların ve verilerin tek tek okunması, üretim toplantıları için üretilmiş ürünlerin listelenmesi gibi şeyler bir toplantıda zaman kaybıdır. Ali ile, Veli ile tek tek ne konuşulduğu, kalem kalem ne mal satıldığının da toplantıda hiç bir önemi yoktur. Bu gibi veriler merak edenler için dosyalarda, kağıtlarda zaten yazar. Bunun yerine örneğin Ali’nin sorunu sürekli yaşanıyorsa yada herkesin bilgi edinmesinde fayda olan bir yöntem ile çözülmüşse önemlidir. Küçük bir sürü bilgi eğer istatistik olabiliyorsa önemlidir. Bu sebepten önemli olan bu küçük bilgilerin derlenip istatistiki bilgi haline getirilmesidir.

Fakat bu istatistikleri toplantıda anlatmak da toplantının amacı değildir. “200 teklif vermişiz, 150’sine geri dönülmemiş.” demek önemli değildir. Bunu zaten o kağıda bakan görür. Zaten bu gibi verilerin de toplantıya gelmeden gözden geçirilmiş olması gerekir. “Demek ki tekliflerimizin %75’ine cevap verebiliyoruz.” bilgisi de önemli değildir. İş hayatında hemen herkes sorulmadan rakamlardan o matematiği yapıp, bu sonuca varabilecek kadar zekidir. Bunu da dinlemenin bir anlamı yoktur.

Önemli olan o rakamların ifade ettikleri sorunların çözümü yada o verilere bakarak ekibin ileri gitmesi için atılması gereken adımlara dair fikirlerdir. İşte bir toplantının asıl konusu budur. Bu da toplantının (aşağıda anlatacağım gibi) 1nci ve 2nci seviyede takip edilmesini ve konuya dahil olunmasını gerektirir.

Bunun yanında şu gibi şeyler toplantının konusu olabilir:
– Şirket gidişatını etkileyecek önemli olaylar
– Münferit büyük işler, toplu satışlar, ihaleler
– İlk defa satılan yeni bir ürün
– Sürekli tekrarlanan ve önlem alınmazsa zarar doğurabilecek konular
– Ekibin motivasyonunu artıracak başarı hikayeleri
– Rakiplerin özel durumları

Bir toplantıda bir firma/partner/çözüm ortağı ile olan önemli toplantıyı/buluşmayı uzatmadan anlatmak en uygun olanıdır. Her hikaye herkesin ilgisini çekmeyebilir. Bir satışın nasıl kapatıldığına dair tüm hikaye kimseyi ilgilendirmez. Bu, bilgilendirme değil insanların zamanını almaktır. “Gittim, filan üzerine konuştuk. Bazı uyarıları oldu, dinledim. Burada anlatılması gerekenler şunlar, şunlar. İsteyen olursa sonra gelsin detaylıca anlatırım.” Olay budur.
3. Katılım/Etkili Dinleme:

Dinleme 3 seviyedir. 1nci seviyede kafa önde, yada elde telefon, söylenileni dinlemezsiniz. 2nci seviyede gözler anlatanda, akıl başka yerdedir. 3ncü seviyede ise gözler ve akıl anlatandadır.

3ncü seviye en istenmeyenidir, hatta verimsiz ekibin göstergesidir. Karşı tarafa “sen umurumda değilsin” mesajını verir. Birisi konuşuyorsa kafayı kaldırıp bakmak gerekir. Toplantı sırasında 3ncü seviyede olunmamalıdır. Hoş bir şey değildir. (Kafayı gömüp sen konuş ben dinliyorum seni demek de artık nedir siz düşünün.)

1nci seviye dinlemenin en ideal seviyesidir. Karşı tarafı aktif dinler ve dinlediğinizi ufak hareketlerle belli edersiniz. Konuya %100 hakimsinizdir, gerektiğinde katılımda bulunur, fikrinizi belirtirsiniz. Bu seviyede karşınızdaki insana duyduğunuz saygı ortadadır ve takdir alır. Ama bu seviyeyi koruyabilmek ideali olsa dahi sürekli mümkün değildir.

2nci seviyede karşınızdakini sürekli olarak aktif dinlemeye çalışırsınız. Ne var ki karşıdakine bakıyor ama bir an için dalmış olabilirsiniz, o an başka şeyler düşünüyorsunuzdur. Karşınızdaki bunu fark etmez. (Gözlerin donuklaşması 1nci seviyedir, 2nci seviye değil.) Soru sorulduğu anda konu hakkında derinlemesine yorum yapamaz, sadece son cümleyi tekrar eder, buna yorum yapabilirsiniz. Bu durumda bazen “dinliyorum ben seni, en son filan filan dedin” gibi bir durum ortaya çıkar. Halbuki son cümleyi tekrar edip, o cümleye yorum yapabilmek dinlediğinizi göstermez. (Bu durumda böyle bir kurnazlık yapmaya çalışmak yerine kusura bakma dalmışım demek yerine daha akıllıca ve kibar olur.)

Dinlemede ideali 1nci seviyede kalmaya çalışıp 2nci seviyeye düştüğünü hissedip, uyanıp 1nci seviyeye gelmektir. Eğer katılımda bulunmanız gereken önemli bir bilgiden kopmuşsanız özür dileyip kibarca tekrar edilmesini istemek ayıp değil, uygun olanıdır.

Bir toplantıda anda kalıp katılımda bulunmak toplantının verimini artırır. Yapmamız gereken şey, bir arkadaşımız konuşurken onu dinleyip, gerekiyorsa yardım etmek, fikir beyan etmek, kuvvetli sorular sorarak arkadaşımızın farkındalığını artırmak, gerektiğinde meraklı olup öğrenmektir. Bu kurallar aynı zamanda etkili iletişimin de temelidir.

Bunlar dışında bir toplantının verimini etkileyen bir takım etik kurallar vardır. Bunların ilk akla bazılarını belirtmekte fayda görüyorum.

– Toplantıya zamanında, hatta beş dakika erken gelinmesi
– Toplantının zorunlu olarak ertelenmesi gerekiyorsa önceden herkesin bilgilendirilmesi
– Toplantı sırasında cep telefonları ile ilgilenilmemesi
– Toplantıya hazırlıklı gelinmesi
– Kimsenin gizli ajandasının olmaması, açık olunması
– Ortaya bir sorun atıldığında çözümünün de önerilmesi
– Başkasının sorunlarını çözmek için de yardımcı olunması
– Önceden ekibin ileri gitmesine fayda sağlayacak fikirlerin düşünülmesi (etkili bir ajandaya sahip olunması)
– Toplantı sırasında çay kahve dışında yeme içme olmaması, ayrılırken odanın dağınık bırakılmaması
– Söyleyecek bir söz olduğunda yeri geldiğinde konuşulması, sona bırakılmaması
– Söz sırası geldiğinde konuşmayı uzatarak başkalarının zamanının boşa harcanmaması
Son olarak toplantılarda işinizle ilgili, birbirinize meraklı, biraz da eğlenceli olmak iyidir.

Yüksek Performanslı Takım Nedir, Nasıl Olur?

Artık büyük ulusal şirketlerde lider yöneticilerden değil liderlik takımlarından bahsediliyor. İnsanoğlunun bu dünya üzerindeki başlarısının sebebinin kollektif çalışması ve birden fazla aklı birleştirmesinden doğan güç olduğu anlaşıldı.

Bunu fark eden şirketler artık organizasyonlarının üst yönetim kademelerinden başlayarak liderlik takımları kurmaya başladılar. Yani gelecekte şirketlerin başındaki kahraman liderlerden değil, liderlik takımlarından bahsedilecek gibi gözüküyor. Bir de tabi organizasyondaki birimler de kendi aralarında birer takım. Bütün bu takımların çalışması ile şirket verimliliği yükseliyor.

Bu durum da akla takımların performansını getiriyor. Şirketin performası için takımların performansının yüksek olması şart. Size yardımcı olması açısından yüksek performanslı takımın neye benzemesi gerektiği, nasıl işlemesi gerektiğine dair bilgiler vermek istiyorum. Bunları öğrendikçe kendi takımınızda yüksek performansa erişmek için çabalayabilir, kendi yüksek performanslı takımınızı oluşturabilirsiniz.

Burada anlatılanlar ideal bir takımın neye benzemesi gerektiğini gösteriyor. Amaç bu ideale ulaşmak için sürekli gayret etmek.

Yüksek performanslı bir takım sizde güvenlik hissi oluşturan bir ortamdır. Böyle bir ekibin içerisinde bulunmaktan mutlu olursunuz. Yaptığınız iş önemli ve sizin için son derece anlamlıdır. Her gün iş yerine gelmekten mutluluk duyarsınız. Siz takım arkadaşlarınıza güvenirsiniz, onlar da size güvenirler ve bu güveni karşılıklı birbirinize hissettirirsiniz. Bilirsiniz ki yardıma ihtiyacınız olduğunda takımınız arkanızdadır. Bu güven duygusu kişisel performansınıza ve işine yansır. Takım içerisinde manevi tatmin en üst seviyededir.

Yüksek performanslı takımın üyeleri en az kendilerinden bekleneni, hatta genelde daha fazlasını sergilerler. Bunu yapmak için başkalarının dışarıdan disipline etmesine ihtiyaçları yoktur. Takım üyelerinin her birinin iç disiplini ihtiyaçları olan motivasyonu onlara sağlar. Proaktif bakış açısına sahiptirler. Şartlar altında şikayet etmez, kendilerine “Ben bu durumda ne yapabilirim?” diye sorarlar. Olayların eksik yönlerini masaya her getirdiklerinde bunun üstesinden gelmek üzere ya bir fikirleri vardır yada bir fikir oluşturulması için arkadaşlarını motive ederler. Ortaya konan meselelere çözümler üretirler. Çözümsüz eksik sıralamayla vakit kaybetmezler.

Takımın üyeleri dışarıdan gözlemlendiğinde davranışlarıyla etrafına örnek olur, gıpta ile bakılır. Böyle yüksek performanslı bir takım üyeleri birbirlerinin projelerinde yardımcı olmaya gönüllüdürler. Yardıma ihtiyacı olduğunu hissettiği takım arkadaşlarından yardım çağrısı gelmesini beklemez ve “Şu konuda şöyle bir yardımda bulunmamı ister misin?” diye sorar. Bu takımın üyeleri bu davranışlarını sadece takım içerisinde değil, takım dışında da icra ederler. Genelde görevleri ve hedefleri üzerine sohbet etmekten hoşlanırlar. Bu alışkanlıkları sayesinde başarmak üyelerin sürekli aklındadır. Bundan dolayı bu takım için başarı bir şans değil, seçimdir.

Yüksek performanslı takımın üyeleri gelişmek ve ileri gitmek için sürekli bir araya gelirler. Toplantılar yapmak onlar için zaman kaybı değil, önemli bir kazançtır. Toplantılarında görgü kuralları birinci sınıftır. Toplantılara zamanında gelirler. Toplantı sırasında laptop yada telefonlar ile ilgilenmez, emaillerini kontrol etmezler. Herkes dikkatini toplantıya verir, aktif dinlemeye özen gösterirler. Herkes konuşulan konulara katılır, fikrini beyan eder, geri bildirimde bulunur (feedback), ileri beslemeler ile arkadaşlarını motive ederler (feed forward). Bu fikirler ve geri bildirimler olumsuz yönde eleştirel değil, olumlu yönde yapıcıdır; yargılayıcı değil, öğrenicidir.

Yüksek performanslı takımın toplantılarında veriler ve rakamlar okunarak zaman kaybedilmez. Bundan ziyade bu toplantılarda bu verilerin yorumları yapılır ve sonuçları, trendler konuşulur. Toplantıların konuları takımın, dolayısıyla şirketin gelişimine yöneliktir. Toplantı bittiğinde sorunlar çözümsüz bırakılmaz, en azından çözüme yönelik atılması gereken adımlar belirlenmiş olarak sonlandırılır. Toplantı süresince herkes notlar alır, toplantı sonunda toplantıyı özetleyen rapor düzenlenir. Yüksek performanslı bir takımın toplantıları sıkıcı değil, eğlencelidir.

Bu takımın üyeleri rutin toplantılar dışında gerekli olan her anda yüksek düzeyde iş birliği içerisinde çapraz projeler yönetirler. Toplantı dışında konuşulması gereken detaylar bu iş birlikleri içerisinde tartışılır.

Takım üyeleri belirli aralıklarla, ihtiyaç hasıl oldukça takım lideri ile koçluk seansları yapar. Böyle bir takımın üyeleri bilir ki sorunlarının çoğunu kendisi çözebilecek kadar güçlüdür. İşe etki eden ve/veya iş içerisindeki şahsi konuları ve davranışları takım liderine yansıtır; sorunların çözümü için onun tecrübelerinden de faydalanır. Takım üyeleri arasında, etik ve ahlak kuralları çerçevesinde kalmak kaydıyla gizlilik yoktur. Söylenmesi gerekeni söylemekten çekinmez, duyulması gereken duyulduğunda olumsuz ve aşırı tepki vermezler. Söz verdiğinde tutar ve gerçekleştirmek için çalışırlar. Gerçekleştiremeyeceğini fark ettiği sözlerini takım arkadaşlarına ve takım liderine zamanında haber verir. Hata yaptığı zaman sorumluluk alır, hesap verebilir. Bu takımda suçlama yoktur.

Yüksek performanslı takım sürekli kendini yeniler ve iyileştirir. Sorunsuz değildir ama tüm sorunları masaya yatırır. Yaşanan her hadiseden ders almasını bilir ve takım olarak yapılan hataları masaya yatırır. Olumlu ve sağlıklı tartışmanın takımın iyiye gitmesi için gerekli olduğunu bilir. Tartışmalardan birbirini kırmadan, öğrenmiş olarak çıkar. Eğitim için tüm imkanları değerlendirir. Bir konuda faydası olacağına inandığı bir eğitimi almak için gerekiyorsa amirlerine ısrar eder. Öğrenmek yüksek performanslı takım için ara ara yapılan bir aktivite değil, sürekli gerçekleşen bir döngüdür. Öğrenir, öğrendiğini uygular, uyguladığını gözden geçirir, gerekiyorsa yeniden başa döner ve öğretileni ve eğitimi sorgular. Takım üyeleri bilirler ki arkadaşlarının öğrenmesi kendisine fayda sağlar. Bu yüzden öğrendiğini öğretmekten çekinmez.

Yüksek performanslı takımın ortak olarak üzerinde karara varılmış ve gerçekçi bir vizyonu vardır. Bu vizyonu gerçekleştirmek için yine ortak olarak alınmış ve uygulanan prensipleri vardır. Bu prensiplere sadık kalmak üzere üyelerinin güzel alışkanlıkları oluşmuştur. Takım vizyonuna sadıktır, bu vizyon şirketin vizyonuna paralel ve onu tamamlayıcıdır.

Bütün bu özellikleri ve davranışları ile yüksek performanslı bir takım işe anlam katar. Müşterileri, tedarikçileri, tüm çalışanları ve paydaşları için katma değer sağlamak için sonuç odaklıdır. Tüm organizasyon içinde farklılık yaratır, netice almak için gayret eder. Takım çalışması ve iş birliği son derece önemlidir. Bu takımın üyeleri, kişisel olarak kendilerine değil, hep birlikte takım için neyin faydalı olduğunu sorgular. İşteki diğer insanlar bu kişilerin takım halinde hareket ettiğini ve nasıl başardığını merak ederler. Yetenekli insalar bu takıma katılmak isterler. Takımı kendilerine rol model olarak görürler.

Yöneticinin vazifesi mi çekpas ile suyu temizlemek? Bazen…

Söz konusu çekpasın ta kendisi

 

Günümüzde liderlerin görevleri eskisine göre çok değişti. Liderden kollarını sıvayıp işin içine girmesi beklenmiyor. Artık liderin görevinin bu olmadığı, asıl yapması gerekenin insanları ve yöneticileri yönetmek olduğu çok net anlaşıldı.

Geçen gün sabah işe geldim. Fabrikada bir katı su basmış. Sanırım sabaha karşı musluk patlamış ve geldiğimde her yer su içindeydi. Herkesten erken geldiğim için dedim bugün de güne böyle başlayalım. Normalde genel müdür olarak sizden elinize çekpası alıp su süpürmeniz beklenmiyor. Fakat bugün öyle yaptım. Ardımdan mesai saati gelip de işe gelen ustalar, usta başları da katıldılar bana. Beraber bir güzel kattaki suyu temizledik. Sonra işimize koyulduk. Onlar makinelerinin başlarına geçti, ben odama kağıtların, defterlerin, bilgisayarın başına geçtim.

Nereye gelmek istiyorum? Büyüklerimden gençlik yıllarından fabrikalarımızda benzer şeyler yaptıklarını duyardım. Ben de onlardan gördüğüm gibi zaman zaman böyle şeyler yaparım. Bunun bana bir yönetici olarak zaman zaman fayda sağladığını biliyorum. Sembolik bir jesttir bu. Çalışanlar ile bağınız kuvvetlenir. Yanlarında olduğunuzu onlara hissettirmenin güzel bir şeklidir bu.

O yüzden elini kolunu işe bulaştırmak istemeyen genç yönetici adaylarına tavsiyemdir bu. Ben çok üst baş kaybetmişimdir bu yüzden. Güzel bir şeydir arada sırada kirlenmek, üstünün başının yağlanması. Bu davranış size en fazla bir gömleğe mal olabilir ama çok şey kazandırır.

Aile Şirketlerinde Kurumsallaşma

Aile şirketlerinde kurumsallaşma çok üzerinde konuşulan bir kavramdır. Genelde aile şirketlerin ve kurumsallık kavramları bir terazinin iki kefesi gibi görülür. Ya aile şirketisindir yada kurumsal. Aile şirketlerinde kurumsallaşma olmadığı, kurulsallığın aile şirketinden sonraki basamak olduğu, hatta birinden birine bir geçiş süreci olması gerektiği düşünülür. Aile şirketlerinde kurumsallaşma böyle bir süreç değildir.

Ben bir veliaht koçu olarak aile şirketlerine çeşitli hizmetler vermekteyim. Bu hizmetlerimin içerisinde ailelerin şirketleri ile birlikte kurumsallaşmasına yardım etmek olduğu gibi bir sonraki nesil gençlerin şirketin yöneticilik görevlerine hazırlanması da var. Müsadenizle tecrübelerimden yola çıkarak aile şirketlerinde kurumsallaşma konusunu biraz irdelemek istiyorum.

Öncelikle kurumsallaşma yolunda olan şirketler bu düşünceyi akıllarından silmeliler. Zira bu bakış açısı firmayı “Biz kurumsallaşamayız çünkü aile şirketiyiz.” noktasına taşır. Yok böyle bir şey. Bir işe başlamanın ilk şartı o işi gerçekten yürekten istemek ve bu istek için gerekçelerinin olmasıdır.

İstatistiki olarak (Türkiye Aile İşletmeleri Derneği verileri ile) aile şirketlerinin Türkiye’deki tüm şirketler içindeki oranı %95. Dünyanın gelişmiş ülkelerine kıyasla yüksek bir oran. Zira gelişmekte olan ülkelerde bu oran %50-80 arasında. Yani aile şirketleri Türkiye ekonomisi için son derece önemli. Ayrıca şurası da belki pek bilinmeyen bir gerçek ki net vizyonu olan bir aile tarafından yönetilen şirketler çok başarılı oluyor. Şirket içinde ailenin birleştirici ruhu oluyor diyebiliriz. Büyük kurumsal şirketlerin, çalışanları ve paydaşlarıyla büyük bir aile olma çabalarından bunun önemini anlamanız mümkün.

Çoğu kurumsal şirketin başlangıcı aile şirketleri, aile şirketlerinin başlangıcı da para kazanmaya çalışan girişimcilerdir. Vizyon sahibi bir kişi yada bir iki ortak, o vizyonu gerçekleştirmek için bir araya gelir ve çalışmalaya başlar. Sonra zaman geçer, işer büyür, evlatlar işin içerisine dahil olmaya başlar. Bazen gelinler damatlar da buna dahil olur.

İşte bir aile şirketinin ilk imtihanı bu noktada başlar. Paylaşım sorunu ortaya çıkar. Kazanılan para ve şirket üzerindeki kontrol paylaşılamaz. “Sen az çalıştın neden aynı parayı alıyoruz? Bak kardeşinin eşinde filan var, neden bende yok?” gibi tatsız sorular sorulmaya başlanır. Gücün kontrolü bahis konusu olur. “Ben yöneteceğim, sen yöneteceksin, öbürü karışmayacak, beriki işin bu kadar içinde olmasın.” tarzı konular gündeme gelir.

Bu aşamada gördüğümüz şey bir şirketi yönetenler, o şirketin hissedarları ve ailenin aynı kişilerden oluştuğudur. Bu aile şirketlerinin nadiren borsaya açılabilen yada dışarıdan ortak bulabilenleri “hissedar ve ailenin bir olması” durumunu aşabilirler. Bu demek değildir ki bu ikisi bir arada yada ayrık olmalıdır.

Kurumsallaşmanın Önemli Adımları

Peki aile şirkelerinde kurumsallaşma ne ile başlıyor diyeceksiniz. Bu ilk aşamada olmasında fayda olan en önemli şey bir aile konseyi ve aile anayasasıdır. Detaylıca ve üzerinde iyi düşünülerek, aile bireylerinin ortak kararı ile hazırlanmış bir aile anayasası bu ilk sorunun en doğru çözümlerinden biridir.

Aile şirketlerinde kurumsallaşma için bundan sonraki aşamada ise bir işi yönetecek kişilerde aranması gereken özelliklerin ne olması gerektiğini anlayabilmektir. Bir şirketi yönetmek için aile mensubu olmak yeterli bir sebep olmadığı için, salt aile bireyleri tarafından yönetilmesi çoğu zaman şirket için felaket de olabilir. Bu yüzden şirketi ya profesyonel yöneticiler yönetmeli yada aile bireyleri yönetecekse, bu kişiler profesyonel yönetici olmalıdırlar.

Ayrıca kişilerin kişisel vizyon ve hayat hedefleri ile şirketin genel vizyonunun ne gibi paralellik gösterdiği de önemli bir konudur. Bu konunun üzerine çalışmak, sonucunda da kişilerin aile içerisinde ne gibi görevler alacağını belirlemek önemlidir. Bu arada bazı bireyler aile çalışmak istemeyebilirler; bu gayet doğaldır.

Geleceğin Kaptanlarının Yetiştirilmesi

Bütün bunlardan daha önemli bir de şu var. Aile şirketlerinin devamlılığını, ayakta kalmasını asıl sağlayacak ve ilerilere taşıyacak mevzu şirketin bir sonraki yönetici kuşaklarının yetiştirilmesi konusudur. Bu konunun şirketin devamlılığında en önemli unsur olduğu aşikardır. Tabi ki bu süreç kısa değildir. Doğumdan başlar ve iyi bir okuldan mezun olmak hiç bir genci iyi yönetici yapmaz. Sağlam bir yöneticiliğe giden uzun yolda eğitim, tecrübe ve bolca ter vardır. İyi bir eğitimin ötesinde, işe yeni başlamış gencin iş hayatının zorlu şartlarına yaşıtlarından daha önce ve daha sıkı hazır edilmesi şarttır. Zira bu genç, kendinden belki de 25-20 sene daha tecrübeli kişilere liderlik etmek durumunda kalacaktır. O insanlar patronun genç oğlunu hem tecrübeleri, hem de bilgileriyle sınayacaklardır.

Bu eğitimin bence ideal ilk ayağı bu gençlerin ailede çalışmadan önce en az iki üç sene dışarıda çalışmasıdır. Okuldan mezun olduktan sonra kendi kendine iş bulmaya çalışarak başlamalıdır genç. Sonrasında kendi bulduğu işte çalıştığı sürece yükselmeye gayret etmeli içinde bulunduğu şartlara bağlı olarak mümkünse promosyon veya terfiler almalıdır. Zira vasıflı bir yöneticide kendi ayakları üzerinde durabilme, özgüven, bağımsızlık gibi vasıflar aranır.

Bunların yanında bu gence akıl hocalığı ve/veya koçluk yapabilecek birisinin, bir veliaht koçunun bulunması büyük fayda sağlar. Malum bu yaşlarda insanlar genelde hayata dair önemli bazı soruları soramayabilir, gelecek hakkında kafalarında net gelişim planları oluşturamayabilir.

Aile şirkelerinde kurumsallaşma sadece şirkete profesyonel yöneticiler atamak değildir. Bunu yapıp da bu profesyonel yöneticilere yetki vermeyen ama sorumluluk yükleyen aile çoktur. Firmanın yalın üretim, 5S gibi uluslararası derecede kabul görmüş bazı yönetim biçimlerini uyguluyor olması da kurumsallaşma değildir. Kurumsallaşma süreci bunlardan çok daha öte, bazen üzerinde yıllarca çalışılması gereken bir paradigma değişimidir.

Başarının 5 Ayağı

 

1. Gerekçe: Bir konuda başarılı olmanın ilk şartı gerekçenizdir. Derin bir nedeniniz olmalıdır. Herkes bir işte başarılı olmaya koyulur ama her kim ki kaybedecek önemli bir şeyi olduğuna inanıyorsa yada o başarıya hayatının anlamını bağlamışsa, şundan emin olabilirsiniz ki o kişi o başarı adına tüm varlığını ortaya koyacaktır. Sahip olduğu herşeyi ortaya koymaya niyetlidir. Bu, demek değildir ki gerekçesi herkesten daha derin olan o kişi herkesten başarılı olacaktır. Ama şuna emin olabilirsiniz ki eşit şartlarda başarılı olacak olan o kişidir.

Joe Girard adında bir adamdan ilginç bir örnek vereyim. Bir kişi bir galeride maaş+pirim ile otomobil satarak ne kadar ileriye gidebilir sizce? İşte Joe Girard Guinness rekorlar kitabına dünyanın en iyi otomobil satıcısı olarak girmeyi başarmıştır. Öyle başarılı bir satıcıdır ki, kendinin maaşla çalıştığı yerde, kendi altında maaşla çalıştırdığı elemanları olmuştur. Bir senede 1.425 adet otomobil satmıştır. Satışların hepsi tek tek satışlardır, filo satışları değil. Ailelere satışmış bildiğiniz binek, aile otomobilleri. Nedir Joe Girard’ı dünyanın en iyi otomobil satıcısı yapan şey? Gerekçesi. Kötü bir babayı söylediklerine pişman etme hırsı.

İşte bunun gibi siz de hayata tutunmanız gereken sağlam gerekçeniz neyse, en çok ona sarılırsınız.

2. Ateşleme: Yıldızın parladığı o andır başlangıcı sağlayan şey. Birinin verdiği bir fikir, karşınıza çıkan bir tesadüf, belki de yağmurlu soğuk bir günde, dışarıda sırılsıklam olduğunuzda bir anda hayatın artık tık etmesidir. “Yeter artık, bu böyle gitmeyecek, şu andan itibaren bunu bırakıp artık herşeyi değiştiriyorum.” diyeceksiniz. O andan itibaren artık o gerekçenize sıkı sıkıya sarılmanız gerektiğini anlarsınız.

Bir şey sizi ateşler ve ihtiyacınız olan o gerekçe, o an doğar. Bir ampul çakar beyninizde. Bu ateşleme herşeyin başlangıcı olur. Bundan sonra o gaz ile nereye gideceğimiz konusundaki tüm kararları biz alacaksak da bazen bu başlangıç bize dışarıdan geliyor gibi görünebilir. Kim bilir belki de sizin başlangıcınız bu yazıyı okumak olacak ve “Bu artık böyle gitmiyor, kalkıp bir şeyler yapma zamanı geldi.” diyeceksiniz. Buna karar verdiğiniz anda sizi ateşleyen şey belki de bu yazı olacak.

3. Rota: Rota varmak istediğiniz hedeftir. Bir konuda başarılı olmayı kafanıza koydunuz. Ama hangi konuda başarılı olmak istiyorsunuz? Başarılı olmayı seçtiğiniz şey içinde bulunduğunuz şartlara uyuyor mu? Müslüman mahallesinde salyangoz mu satmak istiyorsunuz? Bunlara dikkat etmek zorundasınız. Burada üç şeyin bir arada bulunması gerekiyor. Yapmak istediğiniz şey 1. anladığınız, 2. para getirecek (yada başarıya değecek bir ödülü olan), 3. severek yapacağınız bir şey olmalı. Bu üçü bir arada değilse ya anlamadığınız için başarılı olamazsınız, ya o işi gerçekleştirir ve bundan sadece kişisel manevi tatmin elde edersiniz (hobi gibi kalır), yada başarıyı içinizde anlamlandıramaz mutsuz olursunuz. Belki de başarmak istediğiniz şeyde bu üç unsurdan birinin eksik olması tercihiniz olabilir. Fakat bunu dahi bilinçli olarak istemelisiniz.

Örneğin ben şahsen lise yıllarımda elektrogitar çalmaya merak sardım. Bu bende öylesine büyük bir tutku oldu ki, bir gün o albümlerini dinlediğim büyük gitar virtüözlerinin eserlerini çalabilir hale gelmek istedim, geldim de. Anladığım ve sevdiğim bir şeyi yapıyorum. Ama büyük virtüözlerin eserlerini çalabiliyor olmayı herhangi bir şekilde maddi bir olanak haline getiremeyeceğim için benim için sadece bir hobi olarak kaldı. Memnunum, çok büyük zevk alarak yapıyorum ama bu benim için şu anda, bu hali ile bir geçim kaynağı olamaz.

Bu yüzden rotanızı bilinçli olarak, araştırarak ve üzerinde düşünerek oluşturmuş olmanız çok önemlidir.

4. Derinlemesine Çalışma: Bir anda şimşek çaktı, kararınızı verdiniz ve mantık çerçevesinde ne yapmak istediğinize karar verdiniz. Bundan sonra yapmanız gereken şey, hedefinize ulaşmak için derinlemesine çalışmaktır. On bin saat kuralı diye bir kavram var, belki duymuşsunuzdur. Başarılı olmak için kesin bir kural olmamakla birlikte bu kuraldan şunu anlamanız gerekiyor ki gerçekçen çok çalışmalısınız. Durmadan, yılmadan, ara vermeden, sistematik olarak çalışmanız gerekiyor.

Bazı mesleklerin başarısına giden yolda saat saymak diye bir şey olmuyor. Piyano virtüözü olmak üzere çalışan bir müzisyen iseniz, zaten günlerinizi müziğe vakfetmiş olacağınızdan günde 8-10 saat müzik ve piyano çalışıyor olmak 3-5 senede sizi 10.000 saat kuralı ile hedefinize çok yaklaştırabilir.

Ne var ki bazı mesleklerde böyle bir kural geçerli olmuyor. Ben başarılı bir üst düzey yönetici (c seviyesi yönetici) olacağım diyorsanız her gün en az 8 saat yöneticilik çalışacağım diye bir şey olamaz. Ama hedefinize varmak için derinlemesine çalışabilirsiniz. Durmadan kitaplar okursunuz, her fırsatta eğitimler alırsınız, iş yerinizde en zorlu görevlere gönüllü olur, kimsenin içinden çıkamadığı durumlarla siz yüzleşmek istersiniz, beraber çalıştığınız insanların ötesinde hedefler koyar, o hedeflere ulaşmaya çalışırsınız, her fırsatta insanlarla bu konu üzerine sohbetler eder, onlardan görüşler alırsınız. Ama ne yaparsanız yapın, en önemlisi hedefinize doğru durmadan, kendinizi geliştirerek, her gün bir önceki günden daha ileri giderek çalışmanız derinlemesine çalıştığınızı gösterir.

5. Yol Gösterici (koçluk, mentorluk, veliaht koçu): Başarıya ulaşmada bence en kilit noktalardan biridir yol göstericiniz. Klavuzu karga olanın burnunun nerede olacağını gösteren bir söz vardır bizde. İyi bir hocanın, yol gösterenin en belirgin özelliği sizin geçeceğiniz yollardan geçmeye çalışmış ve belki çoğu zaman da başarısız olmuş, başarılarından da önemli dersler almış olmasıdır. Bunu kimi zaman babaları başarılı olamamış kendileri başarılı insanların hikayelerinde de görebilirsiniz. Kendi geçtikleri yollardan çocuklarının geçerken aynı hataları yapmalarına engel olurlar, bildikleri önemli köşeleri çocuklarının görmelerini sağlarlar.

Bu konu özellikle son yıllarda yurtdışında büyük önem arz etmeye başladı. Jessica Simpson, Demi Lovato gibi ünlülerin koçu Linda Septien, Spice Girls, Take That’in koçu David Grant’i örnek verebiliriz. Bu ünlü müzisyenlerin başarıları sürpriz değildir. Bu insanların arkasında aynı yollardan geçmiş, belki kritik noktalarda hatalar yapmış insanlar vardır. Müzik benim önemli bir hobim olduğu için yine aynı şekilde örnek verebileceğim insalardan biri de George Martin’dir. George Martin’i bilmiyor olabilirsiniz ama kendisine Beatles’ın beşinci üyesi denmektedir. Yine aynı dönemlerden Albay Tom Parker olmasaydı, bugün Elvis Presley’i kral olarak bilmiyorduk. Aynı şekilde Peter Grant’in Led Zeppelin’e yaptıkları bir yapımcının çok ötesindedir. Peter Grant bir ağabey, koç, mentor gibi onların en ihtiyaç hissettikleri anda her konuda yanlarındaydı.

Ünlüler dünyası dışında da bu durum farklı değildir. Başarıya giden yolda bir yol göstericinin, bazen bir ağabeyin yada bir koçun olması size çok zaman kazandırır. Bir yol gösterici size sadece engelleri gösterip zaman kazandırmakla kalmaz, aynı zamanda da nelere ve nasıl çalışmanız gerektiğini gösterir. Kim bilir, belki zamanında yanımda durup elimden tutan bir ağabeyim, bir koçum olsaydı, şu an yazılarımı okumak yerine müziğimi dinliyordunuz.