Aile Şirketlerinde Kurumsallaşma

Aile şirketlerinde kurumsallaşma çok üzerinde konuşulan bir kavramdır. Genelde aile şirketlerin ve kurumsallık kavramları bir terazinin iki kefesi gibi görülür. Ya aile şirketisindir yada kurumsal. Aile şirketlerinde kurumsallaşma olmadığı, kurulsallığın aile şirketinden sonraki basamak olduğu, hatta birinden birine bir geçiş süreci olması gerektiği düşünülür. Aile şirketlerinde kurumsallaşma böyle bir süreç değildir.

Ben bir veliaht koçu olarak aile şirketlerine çeşitli hizmetler vermekteyim. Bu hizmetlerimin içerisinde ailelerin şirketleri ile birlikte kurumsallaşmasına yardım etmek olduğu gibi bir sonraki nesil gençlerin şirketin yöneticilik görevlerine hazırlanması da var. Müsadenizle tecrübelerimden yola çıkarak aile şirketlerinde kurumsallaşma konusunu biraz irdelemek istiyorum.

Öncelikle kurumsallaşma yolunda olan şirketler bu düşünceyi akıllarından silmeliler. Zira bu bakış açısı firmayı “Biz kurumsallaşamayız çünkü aile şirketiyiz.” noktasına taşır. Yok böyle bir şey. Bir işe başlamanın ilk şartı o işi gerçekten yürekten istemek ve bu istek için gerekçelerinin olmasıdır.

İstatistiki olarak (Türkiye Aile İşletmeleri Derneği verileri ile) aile şirketlerinin Türkiye’deki tüm şirketler içindeki oranı %95. Dünyanın gelişmiş ülkelerine kıyasla yüksek bir oran. Zira gelişmekte olan ülkelerde bu oran %50-80 arasında. Yani aile şirketleri Türkiye ekonomisi için son derece önemli. Ayrıca şurası da belki pek bilinmeyen bir gerçek ki net vizyonu olan bir aile tarafından yönetilen şirketler çok başarılı oluyor. Şirket içinde ailenin birleştirici ruhu oluyor diyebiliriz. Büyük kurumsal şirketlerin, çalışanları ve paydaşlarıyla büyük bir aile olma çabalarından bunun önemini anlamanız mümkün.

Çoğu kurumsal şirketin başlangıcı aile şirketleri, aile şirketlerinin başlangıcı da para kazanmaya çalışan girişimcilerdir. Vizyon sahibi bir kişi yada bir iki ortak, o vizyonu gerçekleştirmek için bir araya gelir ve çalışmalaya başlar. Sonra zaman geçer, işer büyür, evlatlar işin içerisine dahil olmaya başlar. Bazen gelinler damatlar da buna dahil olur.

İşte bir aile şirketinin ilk imtihanı bu noktada başlar. Paylaşım sorunu ortaya çıkar. Kazanılan para ve şirket üzerindeki kontrol paylaşılamaz. “Sen az çalıştın neden aynı parayı alıyoruz? Bak kardeşinin eşinde filan var, neden bende yok?” gibi tatsız sorular sorulmaya başlanır. Gücün kontrolü bahis konusu olur. “Ben yöneteceğim, sen yöneteceksin, öbürü karışmayacak, beriki işin bu kadar içinde olmasın.” tarzı konular gündeme gelir.

Bu aşamada gördüğümüz şey bir şirketi yönetenler, o şirketin hissedarları ve ailenin aynı kişilerden oluştuğudur. Bu aile şirketlerinin nadiren borsaya açılabilen yada dışarıdan ortak bulabilenleri “hissedar ve ailenin bir olması” durumunu aşabilirler. Bu demek değildir ki bu ikisi bir arada yada ayrık olmalıdır.

Kurumsallaşmanın Önemli Adımları

Peki aile şirkelerinde kurumsallaşma ne ile başlıyor diyeceksiniz. Bu ilk aşamada olmasında fayda olan en önemli şey bir aile konseyi ve aile anayasasıdır. Detaylıca ve üzerinde iyi düşünülerek, aile bireylerinin ortak kararı ile hazırlanmış bir aile anayasası bu ilk sorunun en doğru çözümlerinden biridir.

Aile şirketlerinde kurumsallaşma için bundan sonraki aşamada ise bir işi yönetecek kişilerde aranması gereken özelliklerin ne olması gerektiğini anlayabilmektir. Bir şirketi yönetmek için aile mensubu olmak yeterli bir sebep olmadığı için, salt aile bireyleri tarafından yönetilmesi çoğu zaman şirket için felaket de olabilir. Bu yüzden şirketi ya profesyonel yöneticiler yönetmeli yada aile bireyleri yönetecekse, bu kişiler profesyonel yönetici olmalıdırlar.

Ayrıca kişilerin kişisel vizyon ve hayat hedefleri ile şirketin genel vizyonunun ne gibi paralellik gösterdiği de önemli bir konudur. Bu konunun üzerine çalışmak, sonucunda da kişilerin aile içerisinde ne gibi görevler alacağını belirlemek önemlidir. Bu arada bazı bireyler aile çalışmak istemeyebilirler; bu gayet doğaldır.

Geleceğin Kaptanlarının Yetiştirilmesi

Bütün bunlardan daha önemli bir de şu var. Aile şirketlerinin devamlılığını, ayakta kalmasını asıl sağlayacak ve ilerilere taşıyacak mevzu şirketin bir sonraki yönetici kuşaklarının yetiştirilmesi konusudur. Bu konunun şirketin devamlılığında en önemli unsur olduğu aşikardır. Tabi ki bu süreç kısa değildir. Doğumdan başlar ve iyi bir okuldan mezun olmak hiç bir genci iyi yönetici yapmaz. Sağlam bir yöneticiliğe giden uzun yolda eğitim, tecrübe ve bolca ter vardır. İyi bir eğitimin ötesinde, işe yeni başlamış gencin iş hayatının zorlu şartlarına yaşıtlarından daha önce ve daha sıkı hazır edilmesi şarttır. Zira bu genç, kendinden belki de 25-20 sene daha tecrübeli kişilere liderlik etmek durumunda kalacaktır. O insanlar patronun genç oğlunu hem tecrübeleri, hem de bilgileriyle sınayacaklardır.

Bu eğitimin bence ideal ilk ayağı bu gençlerin ailede çalışmadan önce en az iki üç sene dışarıda çalışmasıdır. Okuldan mezun olduktan sonra kendi kendine iş bulmaya çalışarak başlamalıdır genç. Sonrasında kendi bulduğu işte çalıştığı sürece yükselmeye gayret etmeli içinde bulunduğu şartlara bağlı olarak mümkünse promosyon veya terfiler almalıdır. Zira vasıflı bir yöneticide kendi ayakları üzerinde durabilme, özgüven, bağımsızlık gibi vasıflar aranır.

Bunların yanında bu gence akıl hocalığı ve/veya koçluk yapabilecek birisinin, bir veliaht koçunun bulunması büyük fayda sağlar. Malum bu yaşlarda insanlar genelde hayata dair önemli bazı soruları soramayabilir, gelecek hakkında kafalarında net gelişim planları oluşturamayabilir.

Aile şirkelerinde kurumsallaşma sadece şirkete profesyonel yöneticiler atamak değildir. Bunu yapıp da bu profesyonel yöneticilere yetki vermeyen ama sorumluluk yükleyen aile çoktur. Firmanın yalın üretim, 5S gibi uluslararası derecede kabul görmüş bazı yönetim biçimlerini uyguluyor olması da kurumsallaşma değildir. Kurumsallaşma süreci bunlardan çok daha öte, bazen üzerinde yıllarca çalışılması gereken bir paradigma değişimidir.

Yeni İşe Başlayan Gençlerin Sorumlulukları

Çocuğunuz büyüdü, okulundan mezun oldu ve artık iş hayatına girdi. Büyüdü büyümesine ama hala eski alışkanlıkları devam ediyor. Bir şekilde sorumluluklarını üzerine aldı diyemiyorsunuz. Belki sabahları işine geç gecikiyor, belki takibindeki işler yarım kalıyor. Daha hala, tam olarak büyüdüğünü düşünemiyorsunuz.

Nerede yanlış yaptınız? Yada yanlış size mi ait? Bir dediğini iki etmediniz veya çocukken en ufak bir şımarıklığına geçit vermediniz. Sevecen ebeveyn oluyorsunuz olmuyor, sert yapıyorsunuz tutmuyor. Kim bilir belki de sürekli yanındaydınız ve nerede bir zorluk yaşasa hemen uzanıp elinden tuttunuz.

Esasen buradaki kilit kelime sorumluluk. “Koca adam oldu sorumluluklarını bilmiyor.” diyorsanız haklısınız. Peki sorumluğun nasıl bir şey olduğunu öğrenmesine müsade ettiniz mi? Şöyle bir geriye gidin, çocuğunuzun 8-10 yaşlarına kadar. Bahsettiğiniz sorunlar büyük ihtimal ile o yaşlardaki sizin ona karşı davranışlarınızdan başlıyor. Sorumluluk bazı davranış şekillerinin bir bileşimidir. İnsanoğlu yapısı gereği gerçekten bir gerekçe görmedikçe bir davranışta bulunmaz.

Örneğin acıkmazsanız, yemek yemek için yiyecek arama derdine düşmezsiniz. Bir tehdit algılamadığınız sürece savunma ihtiyacı hissetmezsiniz. Gelecek kaygısı duymazsanız karnınız tok olduğu halde bir sonraki yiyeceğinizi düşünmek zorunda olduğunuzu hissetmezsiniz. İşte sorumluluğunuz olan işleri de gerçekleştirmeniz için o sorumluluğun bir gerekçesi, derinden sizi ilgilendiren bir sonucu olmalı. Bunlar biyolojik gereksinimler olduğu gibi, sosyal gereksinimler de olabilir.

Diyelim tek yaşıyorsunuz, evinizi toplamıyorsunuz ve bu dağınıklık sizi rahatsız etmiyor. Bir gün saygı duyduğunuz ve bir şekilde etkilemek istediğiniz birini davet ettiniz evinize. O zaman toplarsınız değil mi? Aslan yattığı yerden belli olur. Tabi eğer gelen kişiye “Yaşadığım yeri dahi toplamayacak kadar tembelim.” mesajını vermek istemiyorsanız.

İşe geç gelmeyi ele alalım. Siz kendi işinize neden sıkı sıkıya sarılıp erkenden gelirsiniz? Çünkü yaşamınız buna bağlıdır. İşiniz ellerinizden kum gibi akıp gittiği anda felaketiniz olacağını düşünebilirsiniz. Bu sebepten de iş yerindeki sorumluluklarınızı yerine getirirsiniz. 7 yaşından 77 yaşına kadar tüm insanlar için durum budur. İnsan beyni temelde değişmez. Derin bir gerekçe olmadığı sürece beyin, vücudu harekete geçirmez. Buna iç disiplin denir.

Peki bütün bu zamana kadar çocuğuna bağırıp çağıran, kaba tabiriyle fırça atan babaya ne demeli? O da evlat sevgisinden. Evladını koruma gerekçesi ile onun iyiliğini istemektedir. O yüzden evladı düzelecek yanılgısı ile bağırıp durur. Sonuç? Sonuç başarısızlık, kendini düzeltmeyen evlat. Baba da bağırıp çağırıp, bazen dövüp, çocuğunun ruhunda bıraktığı izler ile anılır ömür boyunca. Bir gün gelip kurt kocayınca da artık ne derler bilirsiniz.

İşte bu yüzden çocuklarınızın sorumluluklarını bilmesi için gereken ortamı yaratmanız gerekiyor. Bu ortam “Bırakayım eli yansın, bir daha yapmaz.” diye sobaya yapışmasına müsade ettiğiniz durum değil. Bu, çocuğunuzdan beklediğiniz şeyler için gerekçeleri incelemeniz demek. Yani daha çok çaba sarf etmelisiniz. Durmadan anlatmaktan vazgeçip anlamaya çalışmalısınız. Bunun için de önce kendinizle başlayabilirsiniz. Siz onun yaşındayken çok mu mükemmeldiniz? Siz bir takım hatalarınızı nasıl düzelttiniz? Bunu bir de annesi ile tartışın isterseniz. Sonuçta ortak genlerden bahsediyoruz.

İşte çocuğunuzun sorumluluğu sizinle başlıyor. Bırakın onun vazifesi olan şeyleri üstlenmeyi. Bırakın yapmıyor, etmiyor diye sinirlenip bağırıp çağırmayı. Bağırıp çağırmak işe yarasaydı, bunca zamandır bağırdıkça her seferinde daha iyiye gitmesi, sonucun muhteşem olması gerekmez miydi? Önce siz alın kendi sorumluluğunuzu elinize, sonra da çocuğunuzun almasını sağlayın.

Tabi ki bu bir süreç ve zaman alacak. İlk önce sizin çocuğunuzu tanımanız bir süre alacak, sonra yeni öğrendiklerinizi sabırla uygulamanız ve çocuğunuzun değişimi. Bu belki bir sene sürecek belki iki sene. Alışılmış, kemikleşmiş davranışların da bir gecede yada bir kaç haftada değişmesini bekleyemezsiniz. Bu, zaman alır ve asıl disiplin budur, sorumluluk budur.