Yüksek Performanslı Takım Nedir, Nasıl Olur?

Artık büyük ulusal şirketlerde lider yöneticilerden değil liderlik takımlarından bahsediliyor. İnsanoğlunun bu dünya üzerindeki başlarısının sebebinin kollektif çalışması ve birden fazla aklı birleştirmesinden doğan güç olduğu anlaşıldı.

Bunu fark eden şirketler artık organizasyonlarının üst yönetim kademelerinden başlayarak liderlik takımları kurmaya başladılar. Yani gelecekte şirketlerin başındaki kahraman liderlerden değil, liderlik takımlarından bahsedilecek gibi gözüküyor. Bir de tabi organizasyondaki birimler de kendi aralarında birer takım. Bütün bu takımların çalışması ile şirket verimliliği yükseliyor.

Bu durum da akla takımların performansını getiriyor. Şirketin performası için takımların performansının yüksek olması şart. Size yardımcı olması açısından yüksek performanslı takımın neye benzemesi gerektiği, nasıl işlemesi gerektiğine dair bilgiler vermek istiyorum. Bunları öğrendikçe kendi takımınızda yüksek performansa erişmek için çabalayabilir, kendi yüksek performanslı takımınızı oluşturabilirsiniz.

Burada anlatılanlar ideal bir takımın neye benzemesi gerektiğini gösteriyor. Amaç bu ideale ulaşmak için sürekli gayret etmek.

Yüksek performanslı bir takım sizde güvenlik hissi oluşturan bir ortamdır. Böyle bir ekibin içerisinde bulunmaktan mutlu olursunuz. Yaptığınız iş önemli ve sizin için son derece anlamlıdır. Her gün iş yerine gelmekten mutluluk duyarsınız. Siz takım arkadaşlarınıza güvenirsiniz, onlar da size güvenirler ve bu güveni karşılıklı birbirinize hissettirirsiniz. Bilirsiniz ki yardıma ihtiyacınız olduğunda takımınız arkanızdadır. Bu güven duygusu kişisel performansınıza ve işine yansır. Takım içerisinde manevi tatmin en üst seviyededir.

Yüksek performanslı takımın üyeleri en az kendilerinden bekleneni, hatta genelde daha fazlasını sergilerler. Bunu yapmak için başkalarının dışarıdan disipline etmesine ihtiyaçları yoktur. Takım üyelerinin her birinin iç disiplini ihtiyaçları olan motivasyonu onlara sağlar. Proaktif bakış açısına sahiptirler. Şartlar altında şikayet etmez, kendilerine “Ben bu durumda ne yapabilirim?” diye sorarlar. Olayların eksik yönlerini masaya her getirdiklerinde bunun üstesinden gelmek üzere ya bir fikirleri vardır yada bir fikir oluşturulması için arkadaşlarını motive ederler. Ortaya konan meselelere çözümler üretirler. Çözümsüz eksik sıralamayla vakit kaybetmezler.

Takımın üyeleri dışarıdan gözlemlendiğinde davranışlarıyla etrafına örnek olur, gıpta ile bakılır. Böyle yüksek performanslı bir takım üyeleri birbirlerinin projelerinde yardımcı olmaya gönüllüdürler. Yardıma ihtiyacı olduğunu hissettiği takım arkadaşlarından yardım çağrısı gelmesini beklemez ve “Şu konuda şöyle bir yardımda bulunmamı ister misin?” diye sorar. Bu takımın üyeleri bu davranışlarını sadece takım içerisinde değil, takım dışında da icra ederler. Genelde görevleri ve hedefleri üzerine sohbet etmekten hoşlanırlar. Bu alışkanlıkları sayesinde başarmak üyelerin sürekli aklındadır. Bundan dolayı bu takım için başarı bir şans değil, seçimdir.

Yüksek performanslı takımın üyeleri gelişmek ve ileri gitmek için sürekli bir araya gelirler. Toplantılar yapmak onlar için zaman kaybı değil, önemli bir kazançtır. Toplantılarında görgü kuralları birinci sınıftır. Toplantılara zamanında gelirler. Toplantı sırasında laptop yada telefonlar ile ilgilenmez, emaillerini kontrol etmezler. Herkes dikkatini toplantıya verir, aktif dinlemeye özen gösterirler. Herkes konuşulan konulara katılır, fikrini beyan eder, geri bildirimde bulunur (feedback), ileri beslemeler ile arkadaşlarını motive ederler (feed forward). Bu fikirler ve geri bildirimler olumsuz yönde eleştirel değil, olumlu yönde yapıcıdır; yargılayıcı değil, öğrenicidir.

Yüksek performanslı takımın toplantılarında veriler ve rakamlar okunarak zaman kaybedilmez. Bundan ziyade bu toplantılarda bu verilerin yorumları yapılır ve sonuçları, trendler konuşulur. Toplantıların konuları takımın, dolayısıyla şirketin gelişimine yöneliktir. Toplantı bittiğinde sorunlar çözümsüz bırakılmaz, en azından çözüme yönelik atılması gereken adımlar belirlenmiş olarak sonlandırılır. Toplantı süresince herkes notlar alır, toplantı sonunda toplantıyı özetleyen rapor düzenlenir. Yüksek performanslı bir takımın toplantıları sıkıcı değil, eğlencelidir.

Bu takımın üyeleri rutin toplantılar dışında gerekli olan her anda yüksek düzeyde iş birliği içerisinde çapraz projeler yönetirler. Toplantı dışında konuşulması gereken detaylar bu iş birlikleri içerisinde tartışılır.

Takım üyeleri belirli aralıklarla, ihtiyaç hasıl oldukça takım lideri ile koçluk seansları yapar. Böyle bir takımın üyeleri bilir ki sorunlarının çoğunu kendisi çözebilecek kadar güçlüdür. İşe etki eden ve/veya iş içerisindeki şahsi konuları ve davranışları takım liderine yansıtır; sorunların çözümü için onun tecrübelerinden de faydalanır. Takım üyeleri arasında, etik ve ahlak kuralları çerçevesinde kalmak kaydıyla gizlilik yoktur. Söylenmesi gerekeni söylemekten çekinmez, duyulması gereken duyulduğunda olumsuz ve aşırı tepki vermezler. Söz verdiğinde tutar ve gerçekleştirmek için çalışırlar. Gerçekleştiremeyeceğini fark ettiği sözlerini takım arkadaşlarına ve takım liderine zamanında haber verir. Hata yaptığı zaman sorumluluk alır, hesap verebilir. Bu takımda suçlama yoktur.

Yüksek performanslı takım sürekli kendini yeniler ve iyileştirir. Sorunsuz değildir ama tüm sorunları masaya yatırır. Yaşanan her hadiseden ders almasını bilir ve takım olarak yapılan hataları masaya yatırır. Olumlu ve sağlıklı tartışmanın takımın iyiye gitmesi için gerekli olduğunu bilir. Tartışmalardan birbirini kırmadan, öğrenmiş olarak çıkar. Eğitim için tüm imkanları değerlendirir. Bir konuda faydası olacağına inandığı bir eğitimi almak için gerekiyorsa amirlerine ısrar eder. Öğrenmek yüksek performanslı takım için ara ara yapılan bir aktivite değil, sürekli gerçekleşen bir döngüdür. Öğrenir, öğrendiğini uygular, uyguladığını gözden geçirir, gerekiyorsa yeniden başa döner ve öğretileni ve eğitimi sorgular. Takım üyeleri bilirler ki arkadaşlarının öğrenmesi kendisine fayda sağlar. Bu yüzden öğrendiğini öğretmekten çekinmez.

Yüksek performanslı takımın ortak olarak üzerinde karara varılmış ve gerçekçi bir vizyonu vardır. Bu vizyonu gerçekleştirmek için yine ortak olarak alınmış ve uygulanan prensipleri vardır. Bu prensiplere sadık kalmak üzere üyelerinin güzel alışkanlıkları oluşmuştur. Takım vizyonuna sadıktır, bu vizyon şirketin vizyonuna paralel ve onu tamamlayıcıdır.

Bütün bu özellikleri ve davranışları ile yüksek performanslı bir takım işe anlam katar. Müşterileri, tedarikçileri, tüm çalışanları ve paydaşları için katma değer sağlamak için sonuç odaklıdır. Tüm organizasyon içinde farklılık yaratır, netice almak için gayret eder. Takım çalışması ve iş birliği son derece önemlidir. Bu takımın üyeleri, kişisel olarak kendilerine değil, hep birlikte takım için neyin faydalı olduğunu sorgular. İşteki diğer insanlar bu kişilerin takım halinde hareket ettiğini ve nasıl başardığını merak ederler. Yetenekli insalar bu takıma katılmak isterler. Takımı kendilerine rol model olarak görürler.

Sorumluluk Vermek

İnsanlara sorumluluk vermekten kaçınmamak lazım. Hata yapmadan öğrenilmiyor ve hatasız kul oluyor. Bu ikisini unutmamak lazım.

Aile şirketlerinde patronların çalışanlarına sorumluluk vermemelerinin en büyük sebebi insanların hata yapmasından korkmalarıdır. Doğrudur insan hata yapar, evet doğrudur bu hatalar büyük sonuçlara sebebiyet verebilir. Fakat sorumluluk vermekten kaçınmak, büyümenin önündeki en büyük engeldir. Sorumluluk vermeye çekinen yöneticileri bekleyen ilk şey, her işi kendilerinin yapmasıdır. Bir insanın da kapasitesi sınırlı olduğundan işler yetişmemeye başlar.

Bir istenmeyen sonucu daha vardır sorumluluk verememenin. Yabancıların “micro management” dediği şey ortaya çıkar. Mikro yönetim olarak çevirebileceğimiz bu kavram, yöneticinin çalışana ne yapması gerektiğini, nasıl yapması gerektiği ile birlikte söylemesi durumudur. Günümüz iş dünyasının x ve y kuşağında ters tepen bir idare biçimidir bu. Kişi kendisine verilen sorumluluğu kullanamadığını anlar ve yaptığı işten soğumaya başlar. Bu durumda da mutsuz olan çalışandan ya verim alınamaz yada bir müddet sonra çalışan kendine yeni bir iş bakmaya başlar.

Oraya baktığınızda söz konusu bu patronun bu istenmeyen davranışının altında yatan sebepleri anlamak güç değildir. Bunun altında yatan şu korkuyu görebilirsiniz; “ya bir hata yapar ve büyük bir zarar verirse”. Yukarıda belirttiğim gibi bu olasılık yok değildir. Ama bu olasılığı düşürmek mümkündür. Neticesinde de önü açılan çalışanlar daha şevkle çalışacak ve daha fazla fayda sağlayacaktır. Bu bilince ulaşarak çalışmak da en nihayetinde şirkete fayda sağlayacaktır.

Hatayı minimize edip, çalışana sorumluluğu nasıl veririz?

Öncelikle benim tavsiyem işe alım ve mülakat süreçlerinizi yeniden gözden geçirmeniz olacaktır. Herşey insan için/ile başlar, insan için/ile yapılır, insan için/ile biter. Hayatının ana malzemesi insandır, iş hayatındaki başarının da. Lezzetsiz, kötü malzeme ile lezzetli, sağlıklı yemekler yapabilir misiniz? Hayır. O zaman uygun olmayan insanla çalışarak daha iyi iş idaresini nasıl yapacaksınız? Bu süreçte yapmanız gereken en öncelikli şey insan kaynakları konusunu elinize almanızdır. İyi bir mülakat tekniği öğrenin. Buna destek olması için belki beden dilini okuma konusunda bir eğitim alabilirsiniz. Yani işi başından sıkı tutup sorumluluk vereceğiniz en uygun insanı seçin.

Düzgün insan seçildi, şimdi o insana güvenip bazı sorumluluklar verilecek. işe ilk başlandığında görev tanımının net olması önemlidir. Kişiden neler beklenip, nelerin beklenmediği net olmalı ve bu kendisine açıkça tebliğ edilmelidir. Bir zaman sonra bitmesini beklediğiniz bir işin neden sürüncemede kaldığı sorulduğunda, “bu benim vazifem değil” cümlesi ile karşılaşmamak lazım. Yada görev ve sorumluluk tanımlarının tam yapılmadığı bir ortamda tam tersi bir şekilde bir çalışanınızın, sizin vereceğiniz yada başka bir üst yetkilinin vereceği bir kararı size sormadan vermiş olması da olasıdır. Vereceğiniz işi ve bu sorumluluğu almaya uygun elemanı belirlediğinize göre geriye kalan tek şey elemanın yapacağı işi iyi bilmesidir. Günümüzde artık Türkiye’de okul sonrası eğitimler belirli bir seviyeye geldi. Şirketler de eğitimlerin farkına vardılar. Ayrıca kurumsal şirketlerde bu eğitimler şirket içi eğitimi şeklinde de verilmekte. Gerektiği zamanda içeriden ve dışarıdan koçluk veya mentorluk desteği de almak mümkündür.

Kişinin sorumluluk alacağı konu hakkında yetkin olduğuna emin olunduysa, son olarak yapılması gereken şey güvenilir bir denetleme mekanizması kurmaktır. Denetleme, kişiyi her an takip edip, sorguya çekmek ve şüphecilik ortamı yaratmak olarak algılanmamalıdır. Denetim, işe alım ve eğitim gibi başlı başına üzerinde çalışılması gereken bir konu olmakla beraber her şirkette belli bir dereceye kadar bir denetim mekanizması kurmak mümkündür.

Bütün bu aşamalar olması gerektiği gibi geçildiyse, geriye kalan tek şey sorumluluğun verilmesidir. Bunu yapamamanın önündeki tek engel korkudur. Eğer sorumluluk verdiğiniz kişi o işi yapmaya en uygun bulduğunuz, işi nasıl yapacağını bilen ve güvenebildiğiniz (yada gerektiği gibi denetlediğiniz) kişi ise, daha tereddütünüze gerek bırakacak ne kalıyor ortada?

Sorumlulukların ve hassas kararların alınmasının delegasyonu yapılmaz ise bunun anlamı bütün o işlere kişinin kendinin koşmasıdır. Bu da şirkete sağlayacağı faydadan çok zarar verir. Şunu da unutmamak gerekir ki hiç kimse mükemmel değildir. Herkes hata yapabilir ve hata insanoğlunu insan yapan özelliklerden biridir. Önemli olan hata yapmamak değil, yapılan her hatayı masaya yatırıp bir daha olmaması için ne yapılması gerektiğini tartışmaktır.

Gençlere Tavsiye Mesajları: Statik (durağan) Bakış Açısı

Alican dikkat ettim kendine güvenin yükseldi yada zaten yüksekti. Bu hem iyi hem kötü bir şey.

İyi çünkü moralin yüksek olur. Kötü çünkü bu bakış açısı statiktir. Statiklik (durağanlık) kişisel gelişimde tehlikelidir. Tamam der, ben buyum.

Statik görüş olaylara siyah yada beyaz olarak bakmanı sağlar. Hayatta gün gelir siyahlar beyaz olur, beyazlar siyah. Beyazlar siyah olduğunda da sen hala beyaz diye diretirsen kaybedersin. Bunu unutma.

Sende kendine karşı güven sana şunu söylettiriyor: “Tunç abi ben yapacağım.” Yani yapacağından ve olacağından zaten eminsin. Ya olmazsa? Kendi kendine mi olacak?

Bunun yerine şöyle bakman senin daha çok faydana olur: “Şunu şunu yaparsam, şunları gerçekleştirirsem ve bu konuda şu prensipleri edinip sürekli çalışırsam olur.”

Senden sürekli yapacağını dinliyorum. Hiç nasıl yapacağını anlatmıyorsun. Tamam yapacaksın, onu anlıyorum. Ama asıl bu yapacağın şey için neler yapacaksın? Onu söyle bana. Her seferinde kuru kuru yapacağım deme. Planını anlat, ne yapacağını anlat. Onun üzerine yorum yapalım. O zaman gelişme olur, ilerleme olur.

Mevcut durumda sadece kendini motive ediyorsun. Tamam, güzel ama bir sonraki adıma geçelim konuşmalarımızda, mesajlarımızda. Süreçleri konuşalım hep. Ne yaptığını, nereye geldiğini anlat. Sırada ne olduğunu ve oraya erişmek için ne yapacağını söyle. Ne yapman gerektiği konusunda fikrin yoksa bana sor.

Durmadan, sürekli adım atmalısın. Büyük adımların hayali seni olduğun yerde tutar. Ama kaplumbağa adımları bile atsan, adım atmak seni hedefine yaklaştırır

Yöneticinin vazifesi mi çekpas ile suyu temizlemek? Bazen…

Söz konusu çekpasın ta kendisi

 

Günümüzde liderlerin görevleri eskisine göre çok değişti. Liderden kollarını sıvayıp işin içine girmesi beklenmiyor. Artık liderin görevinin bu olmadığı, asıl yapması gerekenin insanları ve yöneticileri yönetmek olduğu çok net anlaşıldı.

Geçen gün sabah işe geldim. Fabrikada bir katı su basmış. Sanırım sabaha karşı musluk patlamış ve geldiğimde her yer su içindeydi. Herkesten erken geldiğim için dedim bugün de güne böyle başlayalım. Normalde genel müdür olarak sizden elinize çekpası alıp su süpürmeniz beklenmiyor. Fakat bugün öyle yaptım. Ardımdan mesai saati gelip de işe gelen ustalar, usta başları da katıldılar bana. Beraber bir güzel kattaki suyu temizledik. Sonra işimize koyulduk. Onlar makinelerinin başlarına geçti, ben odama kağıtların, defterlerin, bilgisayarın başına geçtim.

Nereye gelmek istiyorum? Büyüklerimden gençlik yıllarından fabrikalarımızda benzer şeyler yaptıklarını duyardım. Ben de onlardan gördüğüm gibi zaman zaman böyle şeyler yaparım. Bunun bana bir yönetici olarak zaman zaman fayda sağladığını biliyorum. Sembolik bir jesttir bu. Çalışanlar ile bağınız kuvvetlenir. Yanlarında olduğunuzu onlara hissettirmenin güzel bir şeklidir bu.

O yüzden elini kolunu işe bulaştırmak istemeyen genç yönetici adaylarına tavsiyemdir bu. Ben çok üst baş kaybetmişimdir bu yüzden. Güzel bir şeydir arada sırada kirlenmek, üstünün başının yağlanması. Bu davranış size en fazla bir gömleğe mal olabilir ama çok şey kazandırır.

Aile Şirketlerinde Kurumsallaşma

Aile şirketlerinde kurumsallaşma çok üzerinde konuşulan bir kavramdır. Genelde aile şirketlerin ve kurumsallık kavramları bir terazinin iki kefesi gibi görülür. Ya aile şirketisindir yada kurumsal. Aile şirketlerinde kurumsallaşma olmadığı, kurulsallığın aile şirketinden sonraki basamak olduğu, hatta birinden birine bir geçiş süreci olması gerektiği düşünülür. Aile şirketlerinde kurumsallaşma böyle bir süreç değildir.

Öncelikle kurumsallaşma yolunda olan şirketler bu düşünceyi akıllarından silmeliler. Zira bu bakış açısı firmayı “Biz kurumsallaşamayız çünkü aile şirketiyiz.” noktasına taşır. Yok böyle bir şey. Bir işe başlamanın ilk şartı o işi gerçekten yürekten istemek ve bu istek için gerekçelerinin olmasıdır.

İstatistiki olarak (Türkiye Aile İşletmeleri Derneği verileri ile) aile şirketlerinin Türkiye’deki tüm şirketler içindeki oranı %95. Dünyanın gelişmiş ülkelerine kıyasla yüksek bir oran. Zira gelişmekte olan ülkelerde bu oran %50-80 arasında. Yani aile şirketleri Türkiye ekonomisi için son derece önemli. Ayrıca şurası da belki pek bilinmeyen bir gerçek ki net vizyonu olan bir aile tarafından yönetilen şirketler çok başarılı oluyor. Şirket içinde ailenin birleştirici ruhu oluyor diyebiliriz. Büyük kurumsal şirketlerin, çalışanları ve paydaşlarıyla büyük bir aile olma çabalarından bunun önemini anlamanız mümkün.

Çoğu kurumsal şirketin başlangıcı aile şirketleri, aile şirketlerinin başlangıcı da para kazanmaya çalışan girişimcilerdir. Vizyon sahibi bir kişi yada bir iki ortak, o vizyonu gerçekleştirmek için bir araya gelir ve çalışmalaya başlar. Sonra zaman geçer, işer büyür, evlatlar işin içerisine dahil olmaya başlar. Bazen gelinler damatlar da buna dahil olur.

İşte bir aile şirketinin ilk imtihanı bu noktada başlar. Paylaşım sorunu ortaya çıkar. Kazanılan para ve şirket üzerindeki kontrol paylaşılamaz. “Sen az çalıştın neden aynı parayı alıyoruz? Bak kardeşinin eşinde filan var, neden bende yok?” gibi tatsız sorular sorulmaya başlanır. Gücün kontrolü bahis konusu olur. “Ben yöneteceğim, sen yöneteceksin, öbürü karışmayacak, beriki işin bu kadar içinde olmasın.” tarzı konular gündeme gelir.

Bu aşamada gördüğümüz şey bir şirketi yönetenler, o şirketin hissedarları ve ailenin aynı kişilerden oluştuğudur. Bu aile şirketlerinin nadiren borsaya açılabilen yada dışarıdan ortak bulabilenleri “hissedar ve ailenin bir olması” durumunu aşabilirler. Bu demek değildir ki bu ikisi bir arada yada ayrık olmalıdır.

Kurumsallaşmanın Önemli Adımları

Peki aile şirkelerinde kurumsallaşma ne ile başlıyor diyeceksiniz. Bu ilk aşamada olmasında fayda olan en önemli şey bir aile konseyi ve aile anayasasıdır. Detaylıca ve üzerinde iyi düşünülerek, aile bireylerinin ortak kararı ile hazırlanmış bir aile anayasası bu ilk sorunun en doğru çözümlerinden biridir.

Aile şirketlerinde kurumsallaşma için bundan sonraki aşamada ise bir işi yönetecek kişilerde aranması gereken özelliklerin ne olması gerektiğini anlayabilmektir. Bir şirketi yönetmek için aile mensubu olmak yeterli bir sebep olmadığı için, salt aile bireyleri tarafından yönetilmesi çoğu zaman şirket için felaket de olabilir. Bu yüzden şirketi ya profesyonel yöneticiler yönetmeli yada aile bireyleri yönetecekse, bu kişiler profesyonel yönetici olmalıdırlar.

Ayrıca kişilerin kişisel vizyon ve hayat hedefleri ile şirketin genel vizyonunun ne gibi paralellik gösterdiği de önemli bir konudur. Bu konunun üzerine çalışmak, sonucunda da kişilerin aile içerisinde ne gibi görevler alacağını belirlemek önemlidir. Bu arada bazı bireyler aile çalışmak istemeyebilirler; bu gayet doğaldır.

Geleceğin Kaptanlarının Yetiştirilmesi

Bütün bunlardan daha önemli bir de şu var. Aile şirketlerinin devamlılığını, ayakta kalmasını asıl sağlayacak ve ilerilere taşıyacak mevzu şirketin bir sonraki yönetici kuşaklarının yetiştirilmesi konusudur. Bu konunun şirketin devamlılığında en önemli unsur olduğu aşikardır. Tabi ki bu süreç kısa değildir. Doğumdan başlar ve iyi bir okuldan mezun olmak hiç bir genci iyi yönetici yapmaz. Sağlam bir yöneticiliğe giden uzun yolda eğitim, tecrübe ve bolca ter vardır. İyi bir eğitimin ötesinde, işe yeni başlamış gencin iş hayatının zorlu şartlarına yaşıtlarından daha önce ve daha sıkı hazır edilmesi şarttır. Zira bu genç, kendinden belki de 25-20 sene daha tecrübeli kişilere liderlik etmek durumunda kalacaktır. O insanlar patronun genç oğlunu hem tecrübeleri, hem de bilgileriyle sınayacaklardır.

Bu eğitimin bence ideal ilk ayağı bu gençlerin ailede çalışmadan önce en az iki üç sene dışarıda çalışmasıdır. Okuldan mezun olduktan sonra kendi kendine iş bulmaya çalışarak başlamalıdır genç. Sonrasında kendi bulduğu işte çalıştığı sürece yükselmeye gayret etmeli içinde bulunduğu şartlara bağlı olarak mümkünse promosyon veya terfiler almalıdır. Zira vasıflı bir yöneticide kendi ayakları üzerinde durabilme, özgüven, bağımsızlık gibi vasıflar aranır.

Bunların yanında bu gence akıl hocalığı ve/veya koçluk yapabilecek birisinin, bir veliaht koçunun bulunması büyük fayda sağlar. Malum bu yaşlarda insanlar genelde hayata dair önemli bazı soruları soramayabilir, gelecek hakkında kafalarında net gelişim planları oluşturamayabilir.

Aile şirkelerinde kurumsallaşma sadece şirkete profesyonel yöneticiler atamak değildir. Bunu yapıp da bu profesyonel yöneticilere yetki vermeyen ama sorumluluk yükleyen aile çoktur. Firmanın yalın üretim, 5S gibi uluslararası derecede kabul görmüş bazı yönetim biçimlerini uyguluyor olması da kurumsallaşma değildir. Kurumsallaşma süreci bunlardan çok daha öte, bazen üzerinde yıllarca çalışılması gereken bir paradigma değişimidir.

Başarının 5 Ayağı

 

1. Gerekçe: Bir konuda başarılı olmanın ilk şartı gerekçenizdir. Derin bir nedeniniz olmalıdır. Herkes bir işte başarılı olmaya koyulur ama her kim ki kaybedecek önemli bir şeyi olduğuna inanıyorsa yada o başarıya hayatının anlamını bağlamışsa, şundan emin olabilirsiniz ki o kişi o başarı adına tüm varlığını ortaya koyacaktır. Sahip olduğu herşeyi ortaya koymaya niyetlidir. Bu, demek değildir ki gerekçesi herkesten daha derin olan o kişi herkesten başarılı olacaktır. Ama şuna emin olabilirsiniz ki eşit şartlarda başarılı olacak olan o kişidir.

Joe Girard adında bir adamdan ilginç bir örnek vereyim. Bir kişi bir galeride maaş+pirim ile otomobil satarak ne kadar ileriye gidebilir sizce? İşte Joe Girard Guinness rekorlar kitabına dünyanın en iyi otomobil satıcısı olarak girmeyi başarmıştır. Öyle başarılı bir satıcıdır ki, kendinin maaşla çalıştığı yerde, kendi altında maaşla çalıştırdığı elemanları olmuştur. Bir senede 1.425 adet otomobil satmıştır. Satışların hepsi tek tek satışlardır, filo satışları değil. Ailelere satışmış bildiğiniz binek, aile otomobilleri. Nedir Joe Girard’ı dünyanın en iyi otomobil satıcısı yapan şey? Gerekçesi. Kötü bir babayı söylediklerine pişman etme hırsı.

İşte bunun gibi siz de hayata tutunmanız gereken sağlam gerekçeniz neyse, en çok ona sarılırsınız.

2. Ateşleme: Yıldızın parladığı o andır başlangıcı sağlayan şey. Birinin verdiği bir fikir, karşınıza çıkan bir tesadüf, belki de yağmurlu soğuk bir günde, dışarıda sırılsıklam olduğunuzda bir anda hayatın artık tık etmesidir. “Yeter artık, bu böyle gitmeyecek, şu andan itibaren bunu bırakıp artık herşeyi değiştiriyorum.” diyeceksiniz. O andan itibaren artık o gerekçenize sıkı sıkıya sarılmanız gerektiğini anlarsınız.

Bir şey sizi ateşler ve ihtiyacınız olan o gerekçe, o an doğar. Bir ampul çakar beyninizde. Bu ateşleme herşeyin başlangıcı olur. Bundan sonra o gaz ile nereye gideceğimiz konusundaki tüm kararları biz alacaksak da bazen bu başlangıç bize dışarıdan geliyor gibi görünebilir. Kim bilir belki de sizin başlangıcınız bu yazıyı okumak olacak ve “Bu artık böyle gitmiyor, kalkıp bir şeyler yapma zamanı geldi.” diyeceksiniz. Buna karar verdiğiniz anda sizi ateşleyen şey belki de bu yazı olacak.

3. Rota: Rota varmak istediğiniz hedeftir. Bir konuda başarılı olmayı kafanıza koydunuz. Ama hangi konuda başarılı olmak istiyorsunuz? Başarılı olmayı seçtiğiniz şey içinde bulunduğunuz şartlara uyuyor mu? Müslüman mahallesinde salyangoz mu satmak istiyorsunuz? Bunlara dikkat etmek zorundasınız. Burada üç şeyin bir arada bulunması gerekiyor. Yapmak istediğiniz şey 1. anladığınız, 2. para getirecek (yada başarıya değecek bir ödülü olan), 3. severek yapacağınız bir şey olmalı. Bu üçü bir arada değilse ya anlamadığınız için başarılı olamazsınız, ya o işi gerçekleştirir ve bundan sadece kişisel manevi tatmin elde edersiniz (hobi gibi kalır), yada başarıyı içinizde anlamlandıramaz mutsuz olursunuz. Belki de başarmak istediğiniz şeyde bu üç unsurdan birinin eksik olması tercihiniz olabilir. Fakat bunu dahi bilinçli olarak istemelisiniz.

Örneğin ben şahsen lise yıllarımda elektrogitar çalmaya merak sardım. Bu bende öylesine büyük bir tutku oldu ki, bir gün o albümlerini dinlediğim büyük gitar virtüözlerinin eserlerini çalabilir hale gelmek istedim, geldim de. Anladığım ve sevdiğim bir şeyi yapıyorum. Ama büyük virtüözlerin eserlerini çalabiliyor olmayı herhangi bir şekilde maddi bir olanak haline getiremeyeceğim için benim için sadece bir hobi olarak kaldı. Memnunum, çok büyük zevk alarak yapıyorum ama bu benim için şu anda, bu hali ile bir geçim kaynağı olamaz.

Bu yüzden rotanızı bilinçli olarak, araştırarak ve üzerinde düşünerek oluşturmuş olmanız çok önemlidir.

4. Derinlemesine Çalışma: Bir anda şimşek çaktı, kararınızı verdiniz ve mantık çerçevesinde ne yapmak istediğinize karar verdiniz. Bundan sonra yapmanız gereken şey, hedefinize ulaşmak için derinlemesine çalışmaktır. On bin saat kuralı diye bir kavram var, belki duymuşsunuzdur. Başarılı olmak için kesin bir kural olmamakla birlikte bu kuraldan şunu anlamanız gerekiyor ki gerçekçen çok çalışmalısınız. Durmadan, yılmadan, ara vermeden, sistematik olarak çalışmanız gerekiyor.

Bazı mesleklerin başarısına giden yolda saat saymak diye bir şey olmuyor. Piyano virtüözü olmak üzere çalışan bir müzisyen iseniz, zaten günlerinizi müziğe vakfetmiş olacağınızdan günde 8-10 saat müzik ve piyano çalışıyor olmak 3-5 senede sizi 10.000 saat kuralı ile hedefinize çok yaklaştırabilir.

Ne var ki bazı mesleklerde böyle bir kural geçerli olmuyor. Ben başarılı bir üst düzey yönetici (c seviyesi yönetici) olacağım diyorsanız her gün en az 8 saat yöneticilik çalışacağım diye bir şey olamaz. Ama hedefinize varmak için derinlemesine çalışabilirsiniz. Durmadan kitaplar okursunuz, her fırsatta eğitimler alırsınız, iş yerinizde en zorlu görevlere gönüllü olur, kimsenin içinden çıkamadığı durumlarla siz yüzleşmek istersiniz, beraber çalıştığınız insanların ötesinde hedefler koyar, o hedeflere ulaşmaya çalışırsınız, her fırsatta insanlarla bu konu üzerine sohbetler eder, onlardan görüşler alırsınız. Ama ne yaparsanız yapın, en önemlisi hedefinize doğru durmadan, kendinizi geliştirerek, her gün bir önceki günden daha ileri giderek çalışmanız derinlemesine çalıştığınızı gösterir.

5. Yol Gösterici (koçluk, mentorluk, veliaht koçu): Başarıya ulaşmada bence en kilit noktalardan biridir yol göstericiniz. Klavuzu karga olanın burnunun nerede olacağını gösteren bir söz vardır bizde. İyi bir hocanın, yol gösterenin en belirgin özelliği sizin geçeceğiniz yollardan geçmeye çalışmış ve belki çoğu zaman da başarısız olmuş, başarılarından da önemli dersler almış olmasıdır. Bunu kimi zaman babaları başarılı olamamış kendileri başarılı insanların hikayelerinde de görebilirsiniz. Kendi geçtikleri yollardan çocuklarının geçerken aynı hataları yapmalarına engel olurlar, bildikleri önemli köşeleri çocuklarının görmelerini sağlarlar.

Bu konu özellikle son yıllarda yurtdışında büyük önem arz etmeye başladı. Jessica Simpson, Demi Lovato gibi ünlülerin koçu Linda Septien, Spice Girls, Take That’in koçu David Grant’i örnek verebiliriz. Bu ünlü müzisyenlerin başarıları sürpriz değildir. Bu insanların arkasında aynı yollardan geçmiş, belki kritik noktalarda hatalar yapmış insanlar vardır. Müzik benim önemli bir hobim olduğu için yine aynı şekilde örnek verebileceğim insalardan biri de George Martin’dir. George Martin’i bilmiyor olabilirsiniz ama kendisine Beatles’ın beşinci üyesi denmektedir. Yine aynı dönemlerden Albay Tom Parker olmasaydı, bugün Elvis Presley’i kral olarak bilmiyorduk. Aynı şekilde Peter Grant’in Led Zeppelin’e yaptıkları bir yapımcının çok ötesindedir. Peter Grant bir ağabey, koç, mentor gibi onların en ihtiyaç hissettikleri anda her konuda yanlarındaydı.

Ünlüler dünyası dışında da bu durum farklı değildir. Başarıya giden yolda bir yol göstericinin, bazen bir ağabeyin yada bir koçun olması size çok zaman kazandırır. Bir yol gösterici size sadece engelleri gösterip zaman kazandırmakla kalmaz, aynı zamanda da nelere ve nasıl çalışmanız gerektiğini gösterir. Kim bilir, belki zamanında yanımda durup elimden tutan bir ağabeyim, bir koçum olsaydı, şu an yazılarımı okumak yerine müziğimi dinliyordunuz.

 

Türkiye’de Aile Şirketlerinin Günümüzdeki Sorunları

Türkiye’de aile şirketlerinin sorunları sürekli tartışılır. Esasen bazen soruyorum kendi kendime “Aile şirketlerinin tek sorunu, sorun olduğunu tartışmaktan öte gitmemeleri mi?”. Belki de sorun, bu konuda bir şey yapmamak.

Yıllardır iş hayatında profesyonellerin, mevzu iş arayışı oldu mu tartıştığı bir konu var. Aile şirketlerinde mi, kurumsal global şirketlerde mi çalışmak lazım. Bu soruyu mantık çerçevesinde tartışıp da “Ben aile şirketlerini tercih ederim.” diyenlerin sayısı gerçekten az olsa gerek ki ben şimdiye kadar duymadım. Nedense aile şirketlerinde çalışmak bir çeşit “Ne yapalım, burada iş bulabildik.” meselesi olmuş gibi. Halbuki ben şahsen bir tercih yapacak durumda kalsam, sağduyulu bir patron yada aile meclisi kontrolünde olan, bulunduğu endüstri gelecek vaat eden ve yaptığı işten anladığım bir aile şirketini, kurumsal bir yabancı şirkete tercih ederim. Belki içimdeki milliyetçiliğin de bunda bir payı olabilir. Herşeyden önce unuttuğumuz bir şey var ki kurumsal dediğimiz şirketlerin hepsi bir zamanlar aile şirketleriydi. Hala da endüstrisine hükmeden dünya devi aile şirketleri az değil. Foxconn, Wal-Mart, Nike, Volkswagen, Ford, Motorola, Samsung, Oracle, Roche, Novartis diye gidiyor dünyanın aile şirketleri listesi.

En başta aile şirketlerinin Türkiye ve dünyadaki durumlarının bir kıyaslamasını yapalım. The Boston Consulting Group’dan Vikram Bhalla’nın yaptığı araştırmaya göre aile şirketleri gelişmiş ülkelerdeki şirketlerin %30’unu, dünyanın gelişmekte olan kesiminde ise %50-80’ini oluşturuyor. Bu katı istatistiki bilgiye rağmen Türkiye’ye baktığımızda aile şirketlerinin devamlılıklarını nesillerce sürdüremediklerini görüyoruz. Öyleyse devamlılık Türkiye’deki aile şirketlerinin önemli bir sorunu. Bu noktada benim alanım olan veliaht koçluğu bu soruna bir nebze olsun çare olabiliyor. Kuvvetli veliaht yetiştirmiş olmak büyük avantaj olmakla beraber, bir şirketi dünyaya açmaya, küresel bir dev haline getirmeye yeterli değil.

Bir Türkiye’de çok bilinen bir aile şirketi yok ki ürettiği bir ürün yada hizmet ile adını dünyaya duyurmuş olsun, yada teknolojisi ile dünyada liderlik edip sürekli yeni patentler alıyor olsun. Demek ki Türkiye’deki aile şirketlerinin bir diğer sorunu da özgün olamamak. Yani ürettiğimiz bir özgün bir markamız yada teknolojimiz olamıyor. Bunun için de öncelikli ihtiyacımız olan şeyin bakış açısı olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki:

Bir şirketin sonunu hazırlayan şeylerin başında işine gereğinden fazla aşık olma gelmektedir. Bunu etrafta çokça kullanılan “bizim işimiz” sözünde görürüz. Önüne gelen fırsatların hepsini kendi işi, kendi endüstrisi olmadığı için reddeden patronlar ürettiği o ürünün modası yada teknolojisi geçti anda ortada kalıverirler.

Sürekliliği sağlamak için bahsettiğim bu çeşitlilik ve değişime açık olma, değişken ve karmaşık günümüz iş hayatının olmazsa olmazıdır. Değişime açık olma denildiğinde fikirlere açık olma da buna girer. Ayrıca çeşitlilik, insan kaynaklarında da olmalıdır. Kendine benzeyen adamdan başkası ile çalışmayan patron, değişim karşısında orijinal fikirler sunamayan çalışanlara mahkum olur.

Bütün bunların temelinde yatan şey de açık fikirlilik. Her an herşeyin olabileceğini, tek doğrunun kendi doğrusu olmadığını, dinlemenin anlatmadan daha önemli olduğunu kavramış patron hem çeşitliliği sağlayabiliyor, hem tek işe bağlı kalmıyor, hem de değişime uygun bir ortamın oluşmasını sağlıyor. Bu sayede de zaman gelip de bir sonraki paradigmaya geçiş kaçınılmaz olduğunda şirket saplanıp kalmıyor, sıyrılıp yoluna devam ediyor.

Bu zihniyete sahip patronların yapması gereken en önemli şey de şirket içi iletişimin sağlıklı ve kuvvetli olmasını sağlamaktır. Ben bunu genelde insan vücudu benzetmesi ile anlatmayı tercih ediyorum. Düşünün ki sağ elden haberi olmayan bir sol el olsun. Çatal bıçak kullanmak mümkün olur mu? Vücudun bir denge içinde çalışmasını sağlayan en önemli şey, üzerinden her türlü bilginin ışık hızına yakın bir hızda aktığı bütün vücuda dağılmış olan sinir sistemidir. Bunun şirketlerdeki karşılığı haberleşme ve toplantılardır. Burada liderin, yani aile şirketleri için patronun vazifesi periyodik olarak ilgili herkesin sürekli olarak birbirine ilgili konuları aktarmış olmasını sağlamaktır.

Tek patron şirketlerindeki en büyük hatalardan biri baştaki kişinin sürekli konuşup fikirlerinin kayıtsız dinlenmesini istemek ve emirlerine kayıtsız uyulmasını sağlamaktır. Bu yüzden günümüzün vizyoner lideri yerini, koçluk yapan lidere bırakmıştır. Son yıllarda da büyük şirketlerde liderlerin yerini liderlik takımları almıştır. Bu son kavramın bizim ülkemizde bırakın uygulanmasını, pek bilindiğini dahi düşünmüyorum ki aile şirketlerinin günümüzdeki sorunlarından biri bence tek elden vizyon belirlenme çabalarıdır.

Yukarıda bahsettiğim ortamın oluşmasını sağlamış bir şirketin geriye tek yapması gereken, gemiye düzgün tayfa almaktır. Şirketi kurduk, belirli bir büyüklüğe getirdik, sistemleri oluşturduk, insanlar sürekli birbirleri ile konuşup bilgilerin anında gereklilere dağılmasını sağlıyor, patron da herkesten aldığı bilgilere kendi bilgi ve tecrübesini de katarak üzerinde herkesçe hem fikir olunmuş ortak vizyonu oluşturuyor. Geriye bir tek şey kalıyor, o da doğru insana doğru yatırım. Bütün bunlar eğer şirketteki insanlar doğru insanlar değilse hiç bir önem arz etmez. Zira en nihayetinde gemiyi yüzdürecek olan tayfadır. Eğer tayda düzgün seçilmemişse ve tayfanın bilgi ve becerileri sürekli olarak geliştirilmiyorsa, ne fayda sağlar bütün bunlar? O yüzden benim için bir şirketin herşeyden önce yapması gereken yanlış adamlardan derhal kurtulmak ve büyük bir hassasiyet ile doğru insan kaynağına sahip olmaktır. İş yapmanın temelleri bunlardır.

Yeni İşe Başlayan Gençlerin Sorumlulukları

Çocuğunuz büyüdü, okulundan mezun oldu ve artık iş hayatına girdi. Büyüdü büyümesine ama hala eski alışkanlıkları devam ediyor. Bir şekilde sorumluluklarını üzerine aldı diyemiyorsunuz. Belki sabahları işine geç gecikiyor, belki takibindeki işler yarım kalıyor. Daha hala, tam olarak büyüdüğünü düşünemiyorsunuz.

Nerede yanlış yaptınız? Yada yanlış size mi ait? Bir dediğini iki etmediniz veya çocukken en ufak bir şımarıklığına geçit vermediniz. Sevecen ebeveyn oluyorsunuz olmuyor, sert yapıyorsunuz tutmuyor. Kim bilir belki de sürekli yanındaydınız ve nerede bir zorluk yaşasa hemen uzanıp elinden tuttunuz.

Esasen buradaki kilit kelime sorumluluk. “Koca adam oldu sorumluluklarını bilmiyor.” diyorsanız haklısınız. Peki sorumluğun nasıl bir şey olduğunu öğrenmesine müsade ettiniz mi? Şöyle bir geriye gidin, çocuğunuzun 8-10 yaşlarına kadar. Bahsettiğiniz sorunlar büyük ihtimal ile o yaşlardaki sizin ona karşı davranışlarınızdan başlıyor. Sorumluluk bazı davranış şekillerinin bir bileşimidir. İnsanoğlu yapısı gereği gerçekten bir gerekçe görmedikçe bir davranışta bulunmaz.

Örneğin acıkmazsanız, yemek yemek için yiyecek arama derdine düşmezsiniz. Bir tehdit algılamadığınız sürece savunma ihtiyacı hissetmezsiniz. Gelecek kaygısı duymazsanız karnınız tok olduğu halde bir sonraki yiyeceğinizi düşünmek zorunda olduğunuzu hissetmezsiniz. İşte sorumluluğunuz olan işleri de gerçekleştirmeniz için o sorumluluğun bir gerekçesi, derinden sizi ilgilendiren bir sonucu olmalı. Bunlar biyolojik gereksinimler olduğu gibi, sosyal gereksinimler de olabilir.

Diyelim tek yaşıyorsunuz, evinizi toplamıyorsunuz ve bu dağınıklık sizi rahatsız etmiyor. Bir gün saygı duyduğunuz ve bir şekilde etkilemek istediğiniz birini davet ettiniz evinize. O zaman toplarsınız değil mi? Aslan yattığı yerden belli olur. Tabi eğer gelen kişiye “Yaşadığım yeri dahi toplamayacak kadar tembelim.” mesajını vermek istemiyorsanız.

İşe geç gelmeyi ele alalım. Siz kendi işinize neden sıkı sıkıya sarılıp erkenden gelirsiniz? Çünkü yaşamınız buna bağlıdır. İşiniz ellerinizden kum gibi akıp gittiği anda felaketiniz olacağını düşünebilirsiniz. Bu sebepten de iş yerindeki sorumluluklarınızı yerine getirirsiniz. 7 yaşından 77 yaşına kadar tüm insanlar için durum budur. İnsan beyni temelde değişmez. Derin bir gerekçe olmadığı sürece beyin, vücudu harekete geçirmez. Buna iç disiplin denir.

Peki bütün bu zamana kadar çocuğuna bağırıp çağıran, kaba tabiriyle fırça atan babaya ne demeli? O da evlat sevgisinden. Evladını koruma gerekçesi ile onun iyiliğini istemektedir. O yüzden evladı düzelecek yanılgısı ile bağırıp durur. Sonuç? Sonuç başarısızlık, kendini düzeltmeyen evlat. Baba da bağırıp çağırıp, bazen dövüp, çocuğunun ruhunda bıraktığı izler ile anılır ömür boyunca. Bir gün gelip kurt kocayınca da artık ne derler bilirsiniz.

İşte bu yüzden çocuklarınızın sorumluluklarını bilmesi için gereken ortamı yaratmanız gerekiyor. Bu ortam “Bırakayım eli yansın, bir daha yapmaz.” diye sobaya yapışmasına müsade ettiğiniz durum değil. Bu, çocuğunuzdan beklediğiniz şeyler için gerekçeleri incelemeniz demek. Yani daha çok çaba sarf etmelisiniz. Durmadan anlatmaktan vazgeçip anlamaya çalışmalısınız. Bunun için de önce kendinizle başlayabilirsiniz. Siz onun yaşındayken çok mu mükemmeldiniz? Siz bir takım hatalarınızı nasıl düzelttiniz? Bunu bir de annesi ile tartışın isterseniz. Sonuçta ortak genlerden bahsediyoruz.

İşte çocuğunuzun sorumluluğu sizinle başlıyor. Bırakın onun vazifesi olan şeyleri üstlenmeyi. Bırakın yapmıyor, etmiyor diye sinirlenip bağırıp çağırmayı. Bağırıp çağırmak işe yarasaydı, bunca zamandır bağırdıkça her seferinde daha iyiye gitmesi, sonucun muhteşem olması gerekmez miydi? Önce siz alın kendi sorumluluğunuzu elinize, sonra da çocuğunuzun almasını sağlayın.

Tabi ki bu bir süreç ve zaman alacak. İlk önce sizin çocuğunuzu tanımanız bir süre alacak, sonra yeni öğrendiklerinizi sabırla uygulamanız ve çocuğunuzun değişimi. Bu belki bir sene sürecek belki iki sene. Alışılmış, kemikleşmiş davranışların da bir gecede yada bir kaç haftada değişmesini bekleyemezsiniz. Bu, zaman alır ve asıl disiplin budur, sorumluluk budur.

Hedef dediğin nedir ki?

 

Hedef, üzerinde renkli yuvarlak çizgiler olan daire şeklinde bir tahta. Elinizde de bir ok var ve onun ortasına isabet ettirmeye çalışıyorsunuz. Google görsellerde arayın, karşınıza bundan çok farklı bir şey çıkmayacak. Bu mudur hedef? Hedef dediğin ulaşılmak zorunda olan nokta mı?

Hem evet, hem hayır. Anlatayım.

Hayata yeni adım atmış bir gencin en büyük fayda göreceği şey, bir hedefinin olmasıdır. Bazen ailesinden kendine bir kurulu düzen kalacak gençlere hedeflerini sorduğumda “Kendimi yetiştirip ailemin işinin başına geçeceğim.” cevabını alıyorum. Bence bu bir hedef değil. Bu, sadece şu an gitmekte olduğu yolun bir sonraki kaçınılmaz durağı. Zira tarih, sıfırdan başlayıp kendinden misli misli fazla imkanlara sahip olanları ezip geçenlerle doludur.

Alışkanlığımdır nerede sohbet edecek bir genç bulsam, çocuklara “Büyüyünce ne olacaksın?” diye sorulduğu gibi “Hedefin ne?” diye sorarım. Düşünün ki herhalde Büyük iskender 22 yaşında yola çıktığı zaman “Bir yere gidelim de neresi olursa olsun.” dememiş. Bu arada İskender’in hocasının da Aristo olduğunu unutmamak lazım. İskender öldüğünde bilinen dünyanın neredeyse çoğunu fethetmiş ve Cengiz Han’dan sonra yüzölçüm olarak en büyük imparatorluğunu kurmuştu.

Tabi ki herkesin Büyük İskender olmasını beklemek mantıksız olur. İş hayatının ilk yıllarında, 40 yıl sonraki hedefi görmek kolay değildir ama sonunda nereye gideceğini bilmeden hareket etmek de gelişmenin önünde bir çeşit engel teşkil eder. Bu durumda bir hedef yok diye hedef düşünerek boş gezinmenin de bir manası yok.

Bazen hayat, hedefi bize bir ilham şeklinde sunabilir. Çok duymuşuzdur 40 yaşına kadar bir mesleği yürütüp, 40 yaşında kendine “Ben ne yapıyorum?” diye soran, mutluluğu başka yerde arayanları. O yüzden bir gencin bir hedefi yoksa dahi onun yerine koyacağı bir şeyler olmalıdır. Daha doğrusu bir gün o ilham geldiğinde, o ilhamdan esinlenerek harekete geçmek için hazırlıklı olmak gerek. İşte bir hedefimiz henüz yoksa dahi yapmamız gereken şey, şimdiden hazırlanmaya başlamaktır.

Kişi en nihayetinde belirli bir olgunluğa eriştiğinde, belki 30 yaşında belki 40 yaşında kendini daha iyi tanıyor. O yüzden yaptığı tercihler ve aldığı kararlar da bu yönde oluyor. Öyleyse bu hazırlığın ilk aşaması kendini tanımaya çalışmaktır.

Bu genç ondan sonra kendine şunu sormalı: “Bu yeni tanıdığım ben, ne konularda kendini daha rahat, daha huzurlu, daha başarılı olabilecek gibi hisseder?”. Bu soruya vereceği cevap ile de kendini geliştirmelidir. Bu gelişim içerisinde kitaplar, kurslar, eğitimler, alınacak koçluklar, mentorluklar, gözlemlenecek ve örnek alınacak kişiler, tanışılacak yeni insanlar, belki meditasyon, bir hobi, müzik aleti, sanat dalı olabilir.

Yani zamanını boşa harcamadan bilinçli ve sistematik bir şekilde çalışma, bu çalışma için de güzel alışkanlıklar edinip, hayatını bir düzene sokma, bir gencin hedefine ulaşmasında fayda sağlayacak şeylerdir.

İşte o genç, bir gün gelip de “Ben hayatımda şunu yapmaya karar verdim.” deyip de hedefine yöneldiğinde dolu dolu, becerikli bir birey olmuştur. Artık hedef ne olursa olsun, o hedefe varmak için ihtiyaç duyulacak araçların önemli bir kısmı hazırdır.

Evlatlarımıza En Büyük Mirasımız | Proaktif Olmak

Şu an geldiğim noktadan geriye baktığımda kendime sorduğum bir soru var. Geçmişe gidip genç Tunç’a söyleyecek iki çift sözüm olsa ona ne derdim? İşte bu soruya verilecek cevap hayatın başındaki tüm gençlerimizi ve örnek evlat yetiştirmek isteyen ebeveynleri ilgilendiriyor.

Proaktif kelimesini öğrendiğimden beri bu kavramın ıssız bir adaya düşersem yanıma almam gereken en önemli şey olduğunu biliyorum. Gençlere hayatlarının başında edindirmemiz gereken en gerekli özellik proaktif olmak. Peki proaktif yaklaşım nedir? Benim için proaktif olmak en basit anlatımıyla beynini kullanmaktır. Olaylar karşısında “Peki ben ne yapabilirim?” sorusunu sormaktır. Proaktif kişi değiştiremeyeceği şartlar hakkında oturup söylenmek yerine şartları değiştirmek için bir şeyler yapar. Elde etmesi gerektiğine inandığı yollar tıkanmışsa, olaylara karşı bakış açısını değiştirir. Bu özelliği ile proaktif bir insanın hayatta keşkeleri olmaz. Hayata “keşke şuyum olsaydı” gözüyle değil, “o zaman o vardı, ben de böyle yaptım” gözüyle bakar, keşke diyecek bir durumun oluşmasına müsade etmez. Proaktif bakış açısına sahip kişi içinde bulunduğu durumda koşulların oluşmasını beklemez, ayağa kalkar ve şartları değiştirmek için yaratıcı çözümler geliştirir ve adım atar.

İşte kızımızı/oğlumuzu hayata hazırlamak istiyorsak, ona öğretmemiz gereken belki de ilk kavram proaktif olmaktır. Başarıya giden yolda kişinin cebine koyması gereken ilk bilgidir bu.

Herkes en azından kendi çapında bir başarıya erişebilir. Başarı, kişisel gelişimin öncülerinden Earl Nightingale’in tanımı ile, değecek bir hedefin ilerleyici olarak gerçekleştirilmesidir. Earl Nightingale başarının bir sırrı olduğuna inanır ve bu sırrın insan beyninde olduğunu düşünür. İnsan beynini bir tarlaya benzetir. Bir tarlaya ne tohumu ekerseniz, bir zaman sonunda onu elde edersiniz. Beyin de tarla gibidir der. Ne ektiğinize aldırmaz, ne ekerseniz karşılığında size onu verir. Yani ne düşünürseniz o olursunuz; ne ekerseniz onu biçersiniz. İşte bunu derinden anlayabilmek, proaktif olmanın nasıl bir şey olduğunu kişiye anlatacaktır.

İki insan düşünün, Ali ve Veli olsun. Aynı mahalleden iki çocuk ve ikisinin de babası aynı fabrikada benzer işleri yapıyorlar.

Ali kendi hayatını şekillendiren şeyin bulunduğu ortam ve anne babasından gelen genler olduğuna inanıyor. Ben buyum diyor, daha varlıklı bir ailede, daha zengin bir mahallede doğmadığı için kendini şanssız görüyor. Bu sebepten de önüne ne konursa ona razı geliyor, kısmetim buymuş diyerek aklını bilinçli bir şekilde bir hedefi gerçekleştirmek üzere kullanmıyor. Hayatında bir ilerleme kaydedecek hiç bir tutuma girmiyor. Ali sizce sürekli olarak kendine bunları söyleyerek onbeş, yirmi sene sonra nerede olacak?

Bunun yanında Veli’yi ele alalım. Hayatın başlarında onun için de dış etmenler farklı değil. Aynı mahalle, aynı iş yerinde benzer işleri yapan babalar, aynı gelir düzeyi. Ama Veli, Ali’nin tersine, çaba sarf ederse bazı şeyleri değiştirebileceğine inanıyor. Bu yüzden kendini geliştirmek için boş zamanlarında sürekli bir şeyler öğrenmeye çalışıyor. Bir amaca ulaşmak için sürekli etrafındaki insanları kendisi için bir şeyler yapmaya ikna ediyor. Şartların daha iyi olmasına çalışıyor. Alt dallardaki elmalar toplanmışsa üst dallara erişmek için merdiven bulup getiriyor. Bilerek ve azimle aklını kullanıyor. Peki sizce Veli bu bakış açısı ile onbeş, yirmi sene sonra nerede olur? İkisinin de aynı yerde olacağını sanıyorum, ki siz de düşünmüyorsunuz herhalde.

İşte bu proaktif bakış açısıdır. Sabit fikirlilikten kurtulup, değişken bir kafa yapısına geçmektir. Evlatlarımıza vermemiz gereken en önemli tavsiyedir. Onlara bırakacağımız en büyük mirasımız…